Site İçerisinde Ara:
  Ana Sayfa                
Yazıcıya Gönder
Tarihçinin Mutfağı [25.05.2000]
 
25 Mayıs 2000 tarihli "Tarihçinin Mutfağı" söyleşimizin konuğu Günkut Akın idi.
 
Prof. Dr. Günkut Akın DGSA'da mimarlık eğitimi görmüş ve 1978'de İTÜ'ye katılmıştır. Halen aynı üniversitenin Mimarlık Fakültesi'nde mimarlık tarihi profesörü olarak görev yapmaktadır. 1985'te tamamladığı "Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki Tarihsel Ev Tiplerinde Anlam" adlı doktora tezinden sonra, Anadolu ve Balkanlar'daki birçok yerleşmede araştırmalarını halen sürdürmektedir. Kültür Bakanlığı tarafından basılmış olan 1990 tarihli doçentlik çalışması, Asya'daki merkezi mekân geleneklerine ilişkin kültürel ve ideolojik bağlamın araştırılmasına ayrılmıştır.

Akın'ın 90'lı yıllarda yayımladığı bir dizi makale ve bildiri, Osmanlı dünyasından seçilmiş farklı yapı türlerindeki kimi ayrıntılardan, minyatür ve metinlerdeki mimarlık betimlemelerinden yola çıkarak, somut nesneyi olduğu kadar, somut nesnenin içinde yer aldığı bireysel, bedensel, toplumsal, kültürel alanların birlikte ördüğü dokuyu anlamaya yönelen çalışmalardır.
Son yıllarda, Akın'ın öteden beri ilgi duyduğu bilgi kuramsal alan, mimarlığın tarihle ilişkisini sorgulayan ve çağdaş Türkiye mimarlığındaki tıkanmayı göz önünde bulunduran bir düzleme kaymıştır.

Akın, toplantıya hazırlanırken "Dinleyici olsaydım neler duymak isterdim?" diye düşündüğünü ve bu doğrultuda konuşmasında, hayat hikâyesi ve yöntem sorunları üzerine yoğunlaşmaya karar verdiğini ifade ettikten sonra mutfağıyla ilgili küçük bir not düşüyor:
"Önce şunu söyleyeyim; bu 'mutfak' metaforu bende düz anlamdır, yani evde mutfakta çalışırım ve bunu da ilk defa, burada size itiraf ediyorum."

MİTOLOJİDEN TARİHE

Hayat hikâyesine lise öğreniminden başlayan Akın, Anadolu'nun birçok yerine gittiğini ve özellikle antik kentlerde dolaşırken, kendi deyimiyle, "bedene seslenen mitolojik öykülerin" etkisiyle bir tür animizmin etkisinde kaldığını belirtiyor:
"Benim tarihle ilişkim aslında bol bol gezmem sayesinde başladı. Anadolu'da ıssız antik kentleri gezdim. Belki biraz garip ama ben doğaya baktığımda, eski Yunanlıların baktığı gibi bakıyorum."

Yaşadığı değişimin kendiliğinden olmadığını vurgulayan Akın, bu konuda lisedeki öğretmenlerinin azımsanamayacak derecede etkili olduklarını belirtiyor:
"Lisede adı Weström olan bir öğretmen vardı. Aslında matematik ve fizik öğretmeniydi. Dersi keserek felsefe anlatırdı, flüt çalardı. Bu hocanın vasıtasıyla Aydınlanma'dan gelen Alman idealizm ve hümanizm düşüncesi bana ulaştı o dönem, bunu şimdi düşününce anlıyorum. Sonra o tarihlerde yani 60'larda Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat'ın kitapları gibi, o coşkulu Anadolu antikitesini anlatan kitapları okudum. Herhalde o nedenle öyle sık sık gezdim. Yani okuldaki o birkaç Alman hoca beni başka bir yere çekti demek ki."

Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne giren Akın, 50'lerde modernizmin gündelik yaşamdaki tasasız yeniliklerinin rüzgârına kapılmışken, fakültede aldığı derslerin de etkisiyle, kapıldığı bu rüzgârı sorgulamaya başlar:
"O ortamın içindeyken birdenbire gerçeklere girdim. Tarih ve sosyolojinin açık gerçekleri bize azgelişmişlik kavramını, Türkiye'nin neden azgelişmiş olduğunu, azgelişmişliğin tarihten gelen nedenlerini gösterdi. Oradaki hocalarımın bendeki etkisi çok büyüktür."

NESNELLİK, ÖZNELLİK

İktisatta iki yıl okuduktan sonra DGSA'ya geçen Akın akademide modernizmin ideolojisiyle tanıştığını ve özellikle Bülent Özer'in modern mimarlık derslerinin kendisinde kalıcı bir etki bıraktığını belirtiyor. "Mimarlık tarihçisi hem yapıyı, hem de yazıyı okumalıdır" diyen Akın mimarlık tarihçisinin diğer tarihçilerden ayrıldığı en önemli noktanın, mekânı yorumlayabilmek olduğunu vurguluyor. Akademideki yıllarında da bu doğrultuda düşünen Akın, bir hocasıyla mimarlıkta nesnellik, öznellik konusunda çelişki yaşadığını, fakat daha sonra başka bir hocası Muammer Onat ile yaptığı çalışmada bu sorunu aştığını belirtiyor. 70'lerin sonunda İTÜ'de asistanlık görevine başlayan Akın, "Kilikya'daki Bizans Kiliseleri" konulu doktora çalışmasını kürsü değişikliği nedeniyle bırakır ve yeni bir doktora çalışmasına başlar:
"Doktora çalışmamın konusu 'ev'di ve sanat tarihçisi Semra Ögel'le çalışmaya başladım. Bu çalışma sırasında nesnellik ve öznel yorum ikilemi arasında kalıyordum. Benim için önemli olan o mekâna girdiğim zaman yaşadığım duyguydu. Kuşkusuz nesnellikten vazgeçilemezdi, yani mekânın enini boyunu ölçmeli, somut olarak anlatmalıydım. Neden bu biçim ortaya çıkıyor, hangi koşullarda, niye var, kiriş boyları, konstrüksiyon tipi gibi. Bence sadece bunları anlatınca gerçekliğin yarısını anlatmış oluyorsunuz. Pozitivizm gerçekliğin yarısını kapsıyor. Sadece nesnellik boyutuna önem verdiğinizde çalışma eksik kalıyor. Öbür yarı ne olacak? Allahtan Semra Ögel vardı, o değişik bir sanat tarihçisidir. Bu konuda bana çok yardımcı olmuştu. Ben tezi ikiye böldüm kısacası; yarısı nesnel verilerdi, somut açıklamalardı, yarısı da yorumlardı, ama gene de ben yoktum, çünkü henüz fazla temkinliydim."

HERMENÖTİK VE MİMARLIK TARİHİ

Mimarlık tarihini insan bilimleri içerisinde ele aldığını belirten Akın, mimarlık tarihini insan bilimlerinin "paradigması" olarak gördüğünü, hermenötik çerçevesinde yaklaşılması gerektiğini vurguluyor: "Yöntem değil tabii hermenötik. Yani hermenötik doğa bilimlerinden ve sosyal bilimlerden gelen yöntem beklentisini, yöntem ile düşünme alışkanlığını kırmak için ısrarla yöntemin dışında kalmayı seçmiş kendine; yöntemi yok, bir tercihler bütünü diyelim hermenötik için."
Her bilim adamının biraz bilgi kuramıyla ilgilendiğini ifade eden Akın'a göre bilimi adamı, yaptığı iş acaba bilgi edinme yöntemleri açısından, bilginin felsefesi açısından doğru mudur, değil midir diye düşünerek kendi çalışmalarına biraz yukardan bakabilmeli. Akın, insan bilimleri içinde tanımladığı mimarlık tarihinini üç kavram çerçevesinde düşünmeye çalışıyor. Bu üç kavram, onun yöntemini, yani hermenötiği açıklayan temel kavramlar. Akın'ın birinci kavramı "anlama":
"Hermenötike göre bizim ufkumuz ve tarihteki nesnenin ufku var, onlar bir yerde kesişiyorlar, işte o ara alanda bir şeyleri anlıyoruz. Hermenötik çok da iddialı değildir, yani tarihteki bir şeyi biz anlıyorsak tam anlamayız herhalde. Biraz farklı anlarız, en azından tarihteki bir şeyi farklı anladığımızın baştan kabulü vardır bunun içinde." Akın'ın sorguladığı bir diğer kavram da "öteki". "Öteki" kavramının çok gündemde olduğunu belirten Akın'a göre bu, aslında hermenötikin "öteki"si değil. Ona göre iki farklı "öteki" kavramından bahsedilebilir. Bir tanesi daha çok sosyolojide karşımıza çıkan "öteki" kavramı ve bu da aslında hermenötikte kastedilen kavramın tam tersi: "Hiçbir şey anlamak istemiyorsunuz öbürüyle ilgili, ötekinde bir şey anlamak istemiyorsunuz, kendi işinize geldiği gibi onu inşa ediyorsunuz. Farklı, ters olarak inşa ediyorsunuz ve tamamen müdahale ediyorsunuz. Zor kullanıyorsunuz bir anlamda." Akın'a göre hermenötikteki "öteki" ise bundan çok farklı:
"Kendinizi mümkün olduğu kadar açıyorsunuz. Hatta karşınızdaki bir nesne bile olsa, ona bir özne gibi davranmak gerekiyor. Yani anlamanın tam gerçekleşmesi için; diyaloğa bütünüyle açılmak, kendini bütünüyle açmak, karşıdakini dinlemek gerekiyor. "Öteki" aslında kendimizi anlamamız için lazım. Yani gayet basit; bebekler yalnızca kendileriyle meşguldür. Yetişkin bir insan da sadece kendiyle meşgulse olgunlaşamaz, çocuk kalır. "Öteki"nin anlaşılması, insanın kendisini anlaması için zorunlu bir şeydir. İnsan kendi tarihinde de geriye gittiğinde başka biriyle karşılaşıyor. Yani kendi geçmişini anımsadığında aslında bir anlamda kendi "öteki"siyle karşılaşıyor." Akın'ın üçüncü kavramı ise "deneyim". Tarihçi "deneyim"inin de iki farklı anlam içerdiğini belirtiyor: "Bunlardan bir tanesi biriktirilen şey, zaman içindeki gündelik yaşam içinde bizim edindiğimiz bilgilerin toplamı. Bu anlamıyla deneyim her şeyde doğrulanır, deneyim haklı çıkar. Öbür "deneyim" ise tek defalıktır. Bu deneyim tekrarlanmaz ve öbürünü haksız çıkartır. Yani hayattaki bir şeyle ilgili çok defa tekrarlanan, bir görgü oluşturan bir deneyiminiz vardır. Ancak bir an gelir ki o deneyime aykırı bir şey ortaya çıkar. Aristoteles diyor ki 'Bir resim tamamen sözcüklere çevrilebilir, betimlenebilir'. Yani resimde şu anlatılmış, renkler şunlar filan diye anlatabilirsiniz. Platon ise buna karşı çıkıyor. Diyor ki 'Hayır bu bir deneyimdir, yani resme baktığınız anda sizinle resim arasında bir şey oluşur. O şey resme bakmadan öncekiyle baktıktan sonraki arasında sizde olan farktır.' Bilince uğramayan bilgi diyebiliriz belki buna."

"MİMARLIK OTOBİYOGRAFİKTİR"

Günkut Akın, 1980'lerde Boğazköy'de bir kongre grubuyla. Hermenötik'e, yani mimarlık tarihine yaklaşımını anlatan bu üç kavramın tarihteki bir binayı yorumlamak açısından yeterli olamayacağını söyleyen Akın, bu noktada tarihçinin öznelliğinin, geçmiş deneyimlerinin, bir anlamda otobiyografisinin devreye girdiğini vurguluyor: "Yorum noktasına geldiğimizde felsefe yardımcı olmuyor. Felsefenin kendine de böyle bir katkısı yok zaten. İnsan bilimleri içinde yer alan disiplinlerin hiçbirisi demonstratif olarak öğretilecek bilimler değildir.
Teknik şeyler öğretilir, felsefe tarihi öğretilir belki, ama hiçbir felsefeciye dünyayı daha iyi kavraması için ne yapması gerektiği söylenemez. Tarihte somut verilerin var, ama bundan sen nasıl yorum çıkartacaksın? 'Bana bak, aynısını yap' diyemezsin. Diğer bilim dallarında var bu, yani hocaya bakarak, yanında oturarak yahut tekrarlayarak aynı yöntemi yapabilirsin. Ancak bizim alanımızda böyle bir şey yok. Bir mimarı düşünün; bir projeye başlayacak, masanın başında oturuyor, kâğıdını yaymış. İnanılmaz zor bir an aslında, yani inanılmaz bir yalnızlık o andaki. Aynı konuyu, aynı arsayı verin; her mimar başka bir biçim çıkartır. Demek ki bu çok öznel bir şey. Yani o anda neyle yapıyor projesini; onun projesini herkesten farklı kılan nedir, onun biçimini, onun nesnesini farklı kılan nedir?" Akın bu soruya ayırt ediciliği ortaya çıkaranın mimarın kendi tarihi olduğu cevabını veriyor:
"Kendi biriktirdiği deneyimlerdir büyük ölçüde, bilinçaltıdır, arzularıdır, bedenidir kısacası. Öyle bir mimar var nitekim; Aldo Rossi 'mimarlık otobiyografiktir' diyor. En azından başlangıçta gerçekten de böyle oluyor mimarlık. Yani mimarlık, fonksiyonları topla, yan yana getir, biçim çıksın böyle bir şey değil."

FLAŞ PATLAMASI

Akın'a göre mimarlık tarihçisi nesneden yola çıkmak ve nesnesini somut olanın içine oturtmak durumundadır. Ona göre tarihteki özne ile yani "öteki" ile tarihçinin arasında gergin bir ip bulunur. İpin diğer yanındaki "öteki"ne yani tarihteki öznelerce inşa edilmiş yapılara mimarlık tarihçisi kendi bulunduğu yerden bakar.

Akın, Walter Benjamin'in "Tarih homojen, boş bir zamandır aslında; içinde bizi çeken imgeler olmasa" sözünü hatırlatıyor ve bu sözün duyarsız, konusuna mesafeli tarihçiler için yapılmış bir uyarı olduğunu ifade ediyor: "Zaten sinir sistemi devreye girmeden imgeler olmaz. Tarihçilik uzak zamanlarda kaybolmayla ilgili bir uğraş olmaktan ziyade iki ufkun kesişmesi ile gerçekleşir. Bugün bulunduğumuz zamandan, aktüaliteden, yani duygularımızla, arzularımızla, bütün saplantılarımızla, tutkularımızla, bilinçaltıyla, bütün belleğimizle, yani bedenimizle içinde bulunduğumuz zamandan, deneyimlerin birikmesiyle geçmişe, Benjamin'in deyimiyle 'bir kaplan sıçrar' ve 'flaş patlar'. Bu flaş patlaması bugünün ve geçmişin buluştuğu andır. Bu ikisi beraber bir durum oluştururlar, başka bir zamana geçerler" diyen Akın, anlattıklarını Melih Cevdet Anday'ın sözleriyle somutluyor: "Melih Cevdet Anday'a soruyorlar, şiir ne işe yarar? 'Başlangıçta hiç...' diyor, 'Başlangıçta şiir hiçbir işe yaramaz, ama aklımızda dizeler kalır ve zaman içinde günün birinde, o dize hayatın içindeki bir şeyi bize açıklar.' Yaşam boyu biriktirdiğimiz deneyimin imgeleri aklımızda kalıyor ve bu, yaşamın içinde herhangi bir yapıya uyuyor; bir binaya, bir duruma uyuyor, bir ortama uyuyor, kentsel mekâna uyuyor ve o zaman kaplan sıçrıyor, flaş patlıyor, bir şey oluyor." Akın, son olarak, mimarlık tarihçiliğinin biçimlerle deneyimleri birbirine bağlayarak giden bir uğraş olduğunu belirtiyor:
"Çok fazla bina imgesi ve yaşama ilişkin imgeler var kafamın içinde. Bunlar atlamalarla bir yerlerde buluşuyorlar. Ancak bu aşamadan sonra tarihçinin nesnel çalışması başlıyor; kesinlikle önce değil, benim için diyeyim en azından! Ama o olmadan da olmaz, ondan sonrası kesin, ödünsüz bir nesnelliktir, ama bu noktadan sonra."
  Anasayfa | E-Abonelik | İletişim | English | Dostlarınıza Önerin    
Gönüllü Başvuru Formu
Copyright ©1996 - 2005
Bu sayfanın tüm hakları Tarih Vakfı'na aittir.