Site İçerisinde Ara:
  Ana Sayfa                
Yazıcıya Gönder
Tarihçinin Mutfağı [17.02.2000]
 
17 Şubat 2000 tarihli "Tarihçinin Mutfağı" söyleşimizin konuğu Uğur Tanyeri idi.
 
Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Uğur Tanyeli 1952 yılında Ankara'da doğdu. 1970 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'ne (bugün MSÜ Mimarlık Fakültesi) girdi. 1976'da mezun olarak 1977'de Mimarlık Tarihi Kürsüsü'nde asistanlık görevine başladı. Mayıs 1982'de DGSA'daki görevinden ayrılarak, aynı yılın kasım ayında İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı'nda çalışmaya başladı. Ekim 1986'da Prof. Dr. Metin Sözen'in yönetimi altında hazırladığı "Anadolu-Türk Kentinde Fiziksel Yapının Evrim Süreci (11.-15. yy)" başlıklı teziyle doktor unvanını aldı. Ekim 1990'dan başlayarak bir yıl süreyle Michigan Üniversitesi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Araştırmaları Merkezi'nde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. Yurda dönüşünün ertesinde İTÜ'deki görevinden ayrıldı ve Ekim 1992'de doçent unvanına hak kazandı. 1991-92 yaz yarıyılından başlayarak Anadolu Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi'nin Mimarlık Bölümü'nde mimarlık tarihi dersleri verdi. 1993-98 arasında aynı kurumda kadrolu doçent olarak görev yaptı. Haziran 1998'de Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ne profesör olarak atanan Uğur Tanyeli, 1994 yılında TMMOB Mimarlar Odası'nın "Mesleğe Katkı Ödülü"nü aldı.

TÜRKİYE'DE MİMARLIK TARİHİ

"Türkiye'nin kısmen ithal edip kısmen ürettiği, deforme ettiği ve hatta kullanılmaz hale getirdiği, kısmen de tam tersine araçsallaştırdığı çeşitli mimarlık tarihi söylemleri içinde yolumu nasıl aradığımı size anlatmaya çalışacağım" diyerek toplantıya başlayan Tanyeli, Türkiye üzerine çalışan mimarlık tarihçilerini iki kategoriye ayırıyor:
"Türkiye'deki bu söylem üretimi ve deformasyonu süreçleri içinde konumlanmayan, özellikle ABD merkezli bir başka mimarlık tarihinden, kendi çabalarımı ve bu alanda çalışanların çabalarını ayırmak eğilimindeyim. Bununla haksızlık ettiğim düşünülmemelidir. Buradaki söylemlerle hesaplaşmayan, bu söylemler içinde var olmayan kişilerin yaptığı mimarlık tarihçiliğinin, aslında başka bir kategori olarak tartışılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü benim içinde konumlandığım mimarlık tarihçiliği geleneği, farklı bir söylemler dizisi içinde var oldu. Bu daha iyi ya da daha kötü anlamına gelmiyor, ama farklı bir şey olduğunu daha baştan kabul etmek zorundayız. Çünkü Türkiye'deki hesaplaşmalar içinde var olmadıkça, Türkiye'deki mimarlık tarihi gerçeklerini anlamak çok da kolay değildir. Dolayısıyla, buradaki mimarlık tarihçileri farklı bir grup oluşturuyor. Aynı görüşte olmayan, ama yine de aynı problemlerle hemhal olan, aynı problemlerle hesaplaşmaya çalışan, yani iç tutarlığı bulunmayan bir topluluk olmamıza rağmen, bir grup olarak farklı bir kategori oluşturduğumuzu düşünüyorum."

ÜÇ AYRI SÖYLEM PAKETİ

Mimarlık tarihi geleneğimizin kuramsal açıdan zayıf olduğunu belirten Tanyeli, bu entelektüel zaafa rağmen Türkiye'deki mimarlık tarihçiliği geleneğinin bir avantajı olduğunu da vurguluyor:
"Merkezi tanımlayan, bizim 'Batı' dediğimiz ülkelerin dışında var olabilen, dünyadaki ender mimarlık tarihi geleneklerinden biri var bu ülkede. Niteliği ne düzeyde olursa olsun, merkezin dışında var olan bir mimarlık tarihi geleneğinden söz edebiliriz. Bizimkine benzeyen bir mimarlık tarihi geleneği, benim bildiğim kadarıyla, üçüncü dünyadaki hiçbir yerde mevcut değil. Dolayısıyla bizim en azından söylemsel sorunlarla ilgilenmeye alışık, bunlarla bir biçimde de olsa baş etmeye çalışan bir küçük camiamız ve tarihçemiz var."
Tanyeli, bu küçük tarihçenin büyük bölümünün, üç ayrı mimarlık tarihi söylemi tarafından oluşturulduğunu belirtiyor:
"İlk olarak, yaklaşık 19. yüzyıl sonlarında başlayan ve kökende ulusalcı siyasal ideolojiyle bağlantılı olan, bir amacı da sanatsal ve mimari egemenlik alanlarını sınırlandırma olarak tanımlanabilecek, bugüne kadar sürüp gelen bir mimarlık tarihi söylemi var. Bu söylemin temel özelliği, Türk ulusalcılığının ortaya çıkışıyla bağlantılı olarak "bizim de sanatsal mimari üretimimiz vardır, biz de bu sanat ve mimarlık dünyasının önemli yaratıcılarından biriyiz" diyen, ulusalcı, milliyetçi iddianın biçimlendirdiği bir düşünce konstrüksiyonu olmasıdır. Zaten Türk mimarlık tarihi de aslında doğrudan doğruya bu siyasal iddia ve angajmanla birlikte ortaya çıkıyor. Onun dışında Batı'da olduğu gibi, siyasal söylemlerle bağlantılı olmayan bir mimarlık tarihi geleneği, Türkiye'de en azından başlangıçta hiç var olmamış.

Türkiye'de beliren ikinci söylemse İstanbul Teknik Üniversitesi'nde özellikle Doğan Kuban'ın çevresinde üretilmiş pozitivist denebilecek bir mimarlık tarihi geleneğidir. Bu gelenek büyük ölçüde ulusalcı söyleme karşı çıkıyordu ve farklı bir yönelim öneriyordu. Aslına bakarsanız, Türkiye bağlamında çok önemli bir historiyografik öneriyle ortaya çıkmıştı Doğan Bey. Dolayısıyla Doğan Bey'in kitapları bizim için büyük önem taşıdı. Artık bıktırmış ve de hiçbir şekilde ikna edici gözükmeyen öteki söylemin karşısında, yeni bir ufuk açıyordu. Bir kere pozitivist bir söylemdi. Doğan Bey diğerlerinin varlığını ulusal niteliklere atfetmeye çalıştıkları, adeta esoterik nitelikteki bir mimarlık tarihinin karşısında, bize tamamen ussal bir açımlama çerçevesi çizmeye çalışıyordu. Her mimari olgunun aslında ussal, nedensel olarak açıklanabilir, bilimsel gerekçeleri olduğunu söylüyordu. Doğan Bey akli paradigmalar kurguladı, mimarlık tarihinde yeni paradigmalar, paradigma setleri tanımladı ve bize büyük ölçüde yol açtı.

Bir üçüncü söylem bölgesi de aynı dönemde oluşmuştu. O da Modern Mimarlık diye adlandırılan ve yaklaşık olarak 19. yüzyıldan bugüne kadar uzanan alanın mimarlığına uygulanan bir başka söylemdi. Onun merkezi ise Güzel Sanatlar Akademisi ve büyük ölçüde Bülent Özer'di. Bülent Özer bugün büyük ölçüde unutulmuş bir kişilik olarak nitelendirilebilir belki, ama döneminde o da başka bir bağlamda çok önemli bir işlev gördü. 1960'lardan başlayarak, Modern Mimarlığın Batı'da üretilmiş söylemini buranın gündemine taşıdı ve onu bir anlamda Türkiye'ye, Türkiye'nin gerçeklerine uyarladı. Türkiye'nin 19. ve 20. yüzyılını Batı'da, özellikle Sigfried Giedion tarafından üretilmiş modern mimarlık historiyografisinin kalıpları içinde, Türkiye için yeniden üretti ve bununla da bir başka bağlamda çok önemli işlev gördü. Türkiye'yi mimarlıkta düşünsel anlamda modernite ile buluşturmaya çalıştı."

"İŞE YARAMAYAN BİR MİMARLIK TARİHİ"Nİ ARAMAK

Bu üç söylemin de mimarlık tarihini araçsallaştırdığını, mimarlığın kendi bilgi alanı içinde var olmayan başka alanlara çözüm getirmeye çalıştığını belirten Tanyeli, temel amacı kendi epistemolojik ilgi alanının dışındaki bazı konulara çözüm getirmek olan mimarlık tarihi geleneğimizin çözümlemesini yapmaya kaçınılmaz olarak çalıştığını belirtiyor:
"Son yıllarda yaptığım kimi yayınlarda, hep bu mimarlık tarihi söylemlerinin Türkiye'de nasıl üretildiğini, nasıl gündeme getirildiğini, neyi kavramaya yönelik olduğunu anlatmaya çalışıyorum."

Ancak çalışmalarını bu çerçeveyle sınırlı tutmadığını belirten Tanyeli, Türkiye'deki mimarlık tarihi geleneğinin daha özerk ve üretken olabilmesi için gerekli olan ve bu konuda kendisinin de çaba gösterdiği önemli noktaların altını çiziyor:
"Öncelikle araçsal mimarlık tarihinin artık Türkiye'den silinmesi gerektiğine inanıyorum. Türkiye'nin bu üç söylemsel geleneği de tasfiye etmesi gerekiyor. Bunların hepsinin gerçekten kullanışlı ve işe yarar oldukları, tam da kendi amaçladıkları biçimde işe yarar oldukları dönemler vardı, ama artık bunların hiçbirinin anlamı kalmadı. Türkiye'nin artık bu araçsal gelenekleri yeni söylem ve metodolojilerle değiştirmesi lazım. Artık 'işe yaramayan' bir mimarlık tarihi yapalım, münasebetsiz bir deyişle. Ayrıca mimarlık tarihindeki parçalanmışlığı ortadan kaldırmanın gerekli olduğuna da inanıyorum. Çünkü biz bu üç söylem paketini yaratırken aslında birbirinden farklı iki bölge tanımladık. Farklı müşterilere hizmet eden, farklı söylemleri olan, birbiriyle asla bütünleşmeyen, hatta birini bilenlerin diğerini bilmediği, iki mimarlık tarihi bölgesi yarattık. Türkiye'de bir tarafta Türk mimarlık tarihi diye bir alan, bir tarafta da modern mimarlık tarihi diye başka bir alan var. Bu, dünyanın hiçbir ülkesinde, bu keskinlikte var olmayan tuhaf bir ayrımdır. Türkiye'de biriyle ilgilenen diğeriyle ilgilenmez; birinin yayınları başka bir yerdedir, ötekinin yayınları başka bir yerdedir; birini okuyan ötekini asla okumaz, hatta haberdar bile olmaz! Tuhaf, parçalanmış bir manzara. Böyle bir historiyografik manzaranın da artık ortadan kalkması gerekiyor. Parçalanmış tarih sahnesini bir anlamda bütünleştirmek gerekiyor ve benim çabalarım da bu doğrultuda. Ayrıca bu parçalanmışlığın giderilmesi çerçevesinden bakınca, modern öncesi ile moderni birlikte içerecek biçimde bütünsel bir mimarlık tarihinin artık kurgulanması gerektiğine inanıyorum. Yani bugünden başlayarak dünün her noktasına ulaşan bir mimarlık tarihi bütünü görmek istiyorum. Tarihin de artık öyle yazılması gerekiyor. Türkiye'nin, tarihinin bir çizgiyle, buradan ötesi modern, buradan ötesi modernleşme, buradan ötesi batılılaşma gibi yazamayacağını düşünüyorum. Bu ülkenin o çok sevdiği tanımları büyük ölçüde ortadan kaldırması gerektiğini ve rahat akan, 'olağan' bir mimarlık tarihi yazması gerektiğine inanıyorum."

İKİLİ MODELLEME

"Bu kadar metodolojik ve kuramsal eleştiriden sonra 'peki, sen ne yapıyorsun?' deme hakkına sahipsiniz" diyen Uğur Tanyeli, izlediği çalışma yöntemi hakkında bilgi veriyor: "Modern öncesinden moderne doğru gidişin bir kopma olmadığına, ama farklı historiyografik kavrayışlar geliştirilerek incelenmesinin zorunluluğuna inanıyorum. Dolayısıyla ikili bir modelleme yapmaya ve ikili bir kavrayış geliştirmeye çalışıyorum. Şöyle ki: Modern öncesi dünya için bir mimarlık tarihi yaklaşımı, modern dünya içinse başka bir mimarlık tarihi yaklaşımını içeren, ama ikisini birlikte ele alan bir paradigmalar seti yaratmaya çalışıyorum. Modern öncesi dünyada bir tür zihniyet arkeolojisi yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Mimarlık tarihini bir tür zihniyet arkeolojisi içinde anlamaya çalışıyorum. Modern dünyadaki mimari olguları anlamak içinse, o çağın içinde geliştirilen mimari söylemlerin, yani mimarlık ürünü var etmek için ortaya konan mimarlık düşüncelerinin, onların sonucunda ortaya çıkan mimarlık ürünleriyle nasıl ilişkili olduğunu çözümlemeye çalışıyorum. Zihniyet arkeolojisine gelince, her çağın sanatsal yöneliminin, genel entelektüel üretiminin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Her çağda, belirli akıl yürütme alışkanlıkları çerçevesinde düşünüyoruz. Bunlar sabit de değil, sürekli değişiyorlar ve bu akıl yürütme biçimleri, bu zihinsel örüntüler bizim düşünmemizi sağlayan kavrayış örüntüleri. Sorunları anlamamızı, çözümleri bulmamızı ve de üretim yapmamızı sağlıyor. Mimarlıkta da, başka alanlarda da. İşte, bunu çözümleyerek nasıl bir açıklamaya ulaşabiliriz? Buna da zihniyet arkeolojisi demek çok da tuhaf olmasa gerek. Bu tabii ki tehlikeli bir yaklaşım. Çünkü benden önce bu yollardan geçenlerin de fark ettiği gibi burada şu tehlike var: Hiçbir zaman dünya görüşleri ve zihniyetler denilen şeyler sabit değiller. 'Bu çağda insanlar şöyle düşünür' deyip kestirip atamazsınız. Dediğiniz zaman çok kolaycı mekanist bir yaklaşım ortaya çıkar. Oysa dünya bu kadar mekanik bir kolaylıkla işlemediği gibi, hiçbir çağda böylesine türdeşlik içinde de var olmuyor. Kim, nerede, nasıl, ne zaman, hangi aralıkta, hangi sınıftan, hatta hangi cinsiyetten? Binlerce etkileşim var. Hepsinden önemlisi de sürekli değiştiğini görüyoruz. Dolayısıyla sanki genel düşünce örüntüleri varmış gibi tarihsel konstrüksiyonlara yol açabilecek bir yaklaşım bu. Ama bu metodolojik aksaklıklar giderilebilir."

TARİHTEKİ KIRILMA NOKTALARI

Söz konusu yöntemsel aksaklıklardan kaçınabilmek için çalışmalarında, günümüzden bakıldığında çelişkili görülen olgular üzerine yoğunlaştığını belirten Tanyeli, bu çelişkileri kültürel değişimlerin turnusol kâğıdı olarak gördüğünü söylüyor:
"Çalışmalarım artık süreklilikleri değil, kırılma noktalarını, çetrefilleşen olguları anlamaya yönelik, yani bir çağın karakterini, neden insanların o çağda öyle davranmaya çalıştıklarını anlamaya çalışmıyorum. Ondan büyük ölçüde vazgeçtiğimi söyleyebilirim. Dolayısıyla o çağın zihniyet yapılarının nasıl bir mimarlığa tekabül ettiğini de anlamaya çalışmıyorum. Onun yerine, çelişkiler içeren değişim bölgeleri, küçük değişim bölgeleri tespit ediyorum. İçinde daima çelişkiler olan küçük değişim bölgeleri ve o değişim bölgeleri içinde neler olup bittiğini çözümlemeye çabalıyorum. Yani benim tavrım ne diye sorarsanız son olarak, zihniyet arkeolojisi yaptığımı ve bunu yapmaya çalışırken de özellikle toplumların zihninin iyice karışık olduğu bölgelerde çalıştığımı söyleyebilirim. Bir anlamda tarihte değişimin belirteçleri olarak bu çelişkileri gördüğümü söyleyebilirim."
  Anasayfa | E-Abonelik | İletişim | English | Dostlarınıza Önerin    
Gönüllü Başvuru Formu
Copyright ©1996 - 2005
Bu sayfanın tüm hakları Tarih Vakfı'na aittir.