Proje İçin Kaleme
Alınan Metinler
Ders Kitaplarında İnsan Hakları projesi kapsamında,
Ayşe Erzan, Ayşe Buğra, Betül Çotuksöken, Engin Bermek, Ferda
Keskin, Füsun Üstal, Gökçen Alpkaya, Gürol Irzık, İoanna Kuçuradi,
İpek Gürkaynak, Jale Parla, M. Semih Gemalmaz, Murat Güvenç,
Mutlu Öztürk, Orhan Silier, Sedat Aslantaş, Tufan Erhürman,
Tüten Ang ve Zeynep Davran'ın katkılarıyla yapılan ders kitabı
tarama kriterlerinin geliştirilmesi
sürecinde kaleme alınan metinlere, aşağıdaki listede metin
başlıklarını
tıklayarak ulaşabilirsiniz.
- Ayşe Erzan
- Ayşe
Buğra ( Tartışma Notları )
- Betül
Çotuksöken ( İnsan Hakları Kavramının
Felsefe Açısından Temellendirilmesi )
- Engin Bermek
- Ferda Keskin
- Füsun Üstel
( İlköğretim Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Ders Kitaplarını
İnsan Hakları Açısından Gözden Geçirme İlkeleri )
- Gökçen
Alpkaya ( Ders Kitaplarında İnsan Hakları
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi 7 )
- Gürol Irzık
- İoanna Kuçuradi
- İpek
Gürkaynak ( Örgün Eğitimimiz: Öğrenciler,
Öğretmenler, Ders Kitapları )
- Jale Parla
- M.
Semih Gemalmaz ( Ders Kitaplarının
İnsan Hakları Ölçütleri Açısından Taranmasında İşlev Görebilecek
Hukuk Kavramlarına İlişkin Örnekler )
- Murat Güvenç
- Mutlu Öztürk
- Orhan Silier
- Sedat Aslantaş
- Tufan Erhürman
- Tüten Ang
- Zeynep Davran.
ÖRGÜN EĞİTİMİMİZ:
ÖĞRENCİLER, ÖĞRETMENLER, DERS KİTAPLARI
Prof. Dr. İpek Gürkaynak
Eğitimde “dev adımlar” atılmasının, “müthiş atılımlar” yapılmasının
yolu, “her öğrenciye bir bilgisayar”, “sınıflar küçülüyor”,
“kitapları anababalar seçecek” “teknolojiye yatırım” değil.
İnsan, insanlar, duyarlı, katılımcı, sivil yurttaşlar yetiştirilmesi.
Ama nasıl?
Çocuklarımızın/gençlerimizin hangi niteliklerle
donanmış, hangi bilgi ve becerilere, hangi etik değerlere
sahip insanlar olarak yetişmelerini istiyoruz? Bu, oldukça
dayatmacı, yaptırımcı, The Wall filmindeki ünlü sahneyi hatırlatıcı
bir soru1 olmakla birlikte, ailede başlayan toplumsallaşma
süreci içinde olsun, örgün eğitim kurumları içinde olsun,
bireyin biçimlendirildiği, “toplumun istediği insan” haline
getirilmeye çalışıldığı da yadsınamaz.
Yukarıdaki paragrafın başında sorulan soruyu
nasıl yanıtlayacağız? Ya peki şu tanımla nasıl başa çıkacağız:
“Eğitim istendik davranış değişikliği yaratma sürecidir”.
Kimin istediği?
Yukarıdakilerin yanında, onlar kadar önemli
ve birbirine bağlı başka sorular da var. Kimilerini sıralayalım:
- Nasıl insanlar yetiştirmek istediğimizi
açıkça ve dürüstçe ortaya koysak bile, bunun gereklerini
yerine getirmenin yollarını/tüm koşullarını biliyor muyuz?
Biliyorsak, uyguluyor muyuz?
- Örgün eğitimle sınırlı baktığımızda, sistemin
tüm ögelerinin (yönetici, öğretmen, anababa, ders araç gereçleri-en
başta ders kitapları) aynı amaca yönelik ve uyumlu çalışabilmeleri
için gerekli önlemleri alıyor muyuz?
- Tüm okul yaklaşımını2 uygulayabiliyor,
okul etosunu3 dönüştürebiliyor muyuz?
- 80’li yılların başından itibaren ivme kazanarak
süren, “2000’li yıllarda nasıl kuşaklar istiyoruz?”, “21.
yüzyılın gençleri nasıl olmalı?” ve benzeri konulu panel
ve toplantılarda anlatıp durduğumuz şeylere içten inanıyor,
inanıyorsak bunların olabilmesi için hangi temellerin ve
desteklerin gerekli olduğunu biliyor ve bu doğrultuda çalışıyor
muyuz? Herşeyden önce, kendimizi dönüştürmek için bir çabaya
giriyor muyuz?
Sorular çoğaltılabilir ama bunlarla yetinelim
ve bir soruyu yineleyelim: Örgün eğitimin kişide prososyal
davranış (olumlu kişilerarası ilişkiler), şiddete karşı olma
tutumu, eleştirel düşünme becerisi, toplumsal sorumluluk duygusu,
insan hakları ve temel özgürlüklerle ilgili değerleri ve bunların
altında yatan ilkeleri benimseme ve benzeri gibi demokratik
bir toplumda var olması gereken tutum, değer ve davranışlara
yolaçması gerçekten olası mı?
Bu sorunun yanıtı çeşitli ögelerin doğru biçimde
biraraya gelip gelmediğine bağlı. Öğretmen kalitesi, okutulan
dersler, program özellikleri, kullanılan eğitim yöntemleri,
ders kitaplarının ve yardımcı materyalin kalitesi (içerik
ve biçim olarak düzeyi) gibi çok çeşitli değişkenler biraraya
gelerek bir ülkenin örgün eğitim sisteminin kalitesini, niteliklerini
oluşturuyor ve yukarda sunulan temel sorunun yanıtının ne
olacağını belirliyor.
Gerçekten de, gençlerimizin etkili, katılımcı,
çağcıl yurttaşlar4 olabilmelerinde eğitimin önemli bir rol
oynaması beklenir.
İşte, yazının başında sorduğum surunun yanıtını
böyle veriyorum ben. Böyle veriyoruz bizler.
Ancak, gazete yazılarıyla, makalelerle, kitaplarla;
panellerde, açık oturumlarda, yuvarlak masa toplantılarında,
birimiz, üçümüz, beşimiz (hayal bu ya, hepimiz) NOTLAR 4 deki
nitelikleri/donanımı, kişi özelliklerini istediğimizi yinelesek
bile, bu yetersiz.
Söz konusu niteliklerin/donanımın, kişi özelliklerinin
oluşması, yerleşmesi için neler yapılmalı örgün eğitim sisteminin
tüm ögelerinde?
Bunun için, uygun öğretim programları hazırlanması,
uygun öğretim yöntemlerinin geliştirilmesi, bunlara koşut
ders kitapları yazılması ve öğretmen yetiştirmeye önem verilmesi
en temel ve en acil gereklilikler. Yine de, bunların tümü
-gerekli olmakla birlikte- yetersiz.
Öğretim programları ve öğretim yöntemleri
konularını bu yazının kapsamı dışında bırakıp diğer ikisine
(öğretmenler ve ders kitapları) bakalım. Ama ondan önce bir
başka soru çerçevesinde kısaca bir başka yere bakalım: Türk
Milli Eğitimi hangi niteliklerle donanmış gençler
istiyor?
1739 nolu yasanın Türk Milli Eğitiminin Amaçları
başlığı altındaki Genel Amaçlar bölümünü açıp okuyalım birlikte:
Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin
bütün fertlerini,
1. Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasada
ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin
millî, ahlakî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen,
koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven
ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasanın
başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve
sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı
görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline
getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek,
2. Beden, zihin, ahlâk, ruh
ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş
bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne
sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer
veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve
verimli kişiler olarak yetiştirmek,
3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini
geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte
iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak
ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna
katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;
Böylece, bir yandan Türk vatandaşlarının ve
Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak, öte yandan
millî birlik ve bütünlük içinde iktisadî, sosyal ve kültürel
kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini
çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.
“Peki Türk Milli Eğitimi yukarda söylediklerinin
herbirine yönelik çalışıyor mu?” sorusu meşru bir soru olmakla
birlikte ben bu soruyu sormayacağım.
Yukarıdaki 3 amaç yerine 3 amaç5 önermek istiyorum.
Türk Milli Eğitiminin genel amaçları, kişilerin,
1. Bedensel, duygusal, düşünsel ve etik bakımlardan
dengeli bir şekilde gelişmiş; kendisine saygısı olan, özgür
ve yaratıcı düşünme gücüne sahip; insan haklarına ve başkalarının
insan onuru ile haklarına saygılı, iletişim kurabilen, adil,
barışçıl bir dünya için dayanışmaya hazır; sorumluluk taşıyabilen,
önyargısız, dürüst, hoşgörülü kişiler olarak yetişmelerine;
2. Yeteneklerini geliştirerek
ve gerekli bilgisel donanımı edinerek, kendilerini mutlu kılacak,
çevrelerinin, ülkelerinin ve bir bütün olarak dünyanın sorunlarının
çözümüne ve çağdaş uygarlığın gelişmesine katkıda bulunabilecekleri
bir meslek sahibi olmalarına;
3. Laik, demokratik, sosyal
bir hukuk devleti olan, insan haklarına dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ne
ve Atatürk devrimine sahip çıkan ve bu amaçla ülkenin yönetimine
katılan yurttaşlar olarak yetişmelerine olanak sağlamaktır.
Ve şimdi de bu amaçlar doğrultusunda güçbirliği
yapıp yolalmayı önereceğim. Nasıl? Yazının başından beri çeşitli
sorular çerçevesinde irdelemeyi denedim konuyu. Bunu yaparken
birçok kez şunu yada şunu yapmanın gerekli ama yetersiz olduğunu
düşündüğümü söyledim. Şimdi de diyeceğim ki yetersiz de olsa
gerekli olanlardan başlayalım zira hangi ögeden başlarsak
başlayalım, NOTLAR 4’de ve önerdiğimiz “Genel Amaçlar”da sıralanan
niteliklerde insan yetiştirmek için yeterli olmayacaktır.
Ancak, “bu ülkenin ekonomisi düzelmeden...”, “demokrasi bizim
neyimize”, “insan hakları bize bol gelir” havası içinde olamayacağımıza
göre, bir yerlerden başlanması, bir şeylerin ucundan tutulması,
kuyuların iğne ile kazılması gerekiyor. Ve kuyular kazılabiliyor
da...
ÖĞRETMENLER
Okulöncesi, İlköğretim ve Orta Öğretim/branş
öğretmenlerinin yetiştirilmelerine en üst düzeyde önem verilmesi
gerektiğine inananlardanım. Bilgisini artırmak yoluyla değil,
varlığıyla/nasıl birisi olduğuyla öğrencisini etkilediğini,
ona örnek olduğunu biliyoruz öğretmenin. Şunu da biliyoruz:
içi boşaltılmış “yaparak-yaşayarak öğrenme”, “öğrenci merkezli
eğitim” klişesinin ötesine geçen, “uslu çocuk” istemeyen,
gücünü keyfî kullanmayan, yanlışlardan öğrenilebileceğine
inanan, doğru soruları doğru zamanda sorarak öğrenciyi gerçekten
düşündürüp sorgulatan; tartıştırıp dinleten yöntemleri bilen
ve kullanan, konuları gençlerin sahiplenebileceği biçimde
sunabilen, öğrencilerini görüşlerini ortaya koymaları ve gerekçelendirmeleri
için özendiren, bunu yapabilmeleri için gerçek olanaklar yaratan,
ortaya konan görüşleri karşısındakine saygı duyarak gerçekten
dinleyen, güleryüzlü, destekleyici, saygılı, dahasını isteyen,
“arkadaşıma katılıyorum”u kabul etmeyen; yaratıcı, heyecanını,
merakını, araştırma şevkini kaybetmemiş öğretmenler fark yaratabiliyorlar.
Fark ne? Ekteki NOTLAR 4’de sıralanan niteliklere
sahip insanlar-bireyler -yurttaşlar.
İyi yetişmemiş, gerekli nitelik ve becerilerle
donanmamış, yukarıda sayılan özelliklerden nasibini almamış,
öğrenciye saygı duymayan öğretmenin, elinde mükemmel kaynakları,
mükemmel ders kitapları olsa bile, elde edebilecekleri sınırlıdır.
Oysa iyi öğretmenler, yetersiz kitabın eksikliklerini giderip
yanlışlarını düzelterek kötü kitapla iyi öğretmenlik yapabilirler.
Ya iyi öğretmenin elinde iyi kitap? Nitelikli kitapla öğretmen
çok ve çabuk yol alabiliyor. Hem unutmayalım ki ders kitaplarının
nice yetişkinin tüm yaşamı boyunca okuduğu tek “kitap grubu”
olma olasılığı var.
DERS KİTAPLARI
Başlığı “Ders Kitapları ve Yardımcı Kaynaklar”
koyacakken vazgeçtim. Her ne kadar eğitim araç gereçleri ve
materyalleri çok çeşitli ise de, bunlar arasında en önemlisinin
öğretmenin sınıfiçi uygulamasına kılavuzluk eden ders kitapları
olduğunda kuşku yok ve zaten o nedenle konumuz da o.
Ülkemizde ders kitapları yazımının özgür bir
etkinlik olmadığını, yazarların -altbaşlıklara varana dek-
Talim ve Terbiye Kurulu şablonlarına uymak zorunda olduklarını
unutmayarak ders kitaplarının gençlerin yetiştirilmesindeki
yerine kısaca bakalım.
Öncelikle şunu anımsamakta yarar var: Eğitim
yansız bir süreç değildir; sistemin tüm ögeleri, toplumun
egemenleri tarafından ideolojik olarak yönlendirilir. Ders
kitapları, örgün eğitimin kurumu olan okulun, üstüne düşen
görevi -yani çocuğu ve genci bilgiyle donatmak, onu, egemen
toplum yapısının kültürel değerlerini ve normlarını kazandırarak,
toplumsallaştırmak- yerine getirirken kullandığı en önemli
araçlardan biridir. Öğrenci, “uygun görülen”, “verilen”, “öğretilen”
bilgiyi öğrenecek; öğretmen, “vermesi gereken” bilgiyi “vermesi
gereken” süre ve “uyması gereken” program dahilinde verecek,
bu bilginin vazgeçilmez kaynağı da ders kitapları olacak;
içermeleri “uygun görülen” ve siyasal, ekonomik, toplumsal
güç ilişkilerince ve odaklarınca belirlenen bilgilerle...
Sosyal bilimlerdeki geleneksel öğretim, hem içeriği hem de
yöntemleriyle, hem ders kitapları hem de öğretmenleriyle,
fincancı katırlarını ürkütmemeyi ilke ediniyor; olguların
geleneksel tanımlarını ve betimlemelerini yeğliyor (örneğin,
aile, aileiçi roller), duyarlı, tartışmalı konulara (örneğin,ölüm
cezası, işkence) eğilmekten, öğrencileri bunlara ilişkin düşündürmekten
kaçınıyor.
Çeşitli araştırmacılar, ders kitaplarının
egemen toplumsal yapının onayladığı “seçilmiş bilgi”yi içerdiğini
öne sürerler. Haklıdırlar! Dahası, yukarda da değinildiği
gibi, ders kitapları “sahip olması gereken” kültürel değerleri
ve normları da sunar öğrenciye ve onu, içinde yaşayacağı toplumun
“kabul edeceği”, “uyumlu” bir kişi olarak toplumsallaştırmaya
katkı yapar.
Ders kitaplarının (ve çocuklara yönelik başka
kitapların) çeşitli açılardan ve çeşitli amaçlarla içerik
ya da söylem analizleri yapılabilir. Ülkemizde -özellikle
cinsiyetçilik ve öteki imgesi açısından- bu tür yöntemlerle
ders kitaplarının metinleri ve resimleri üzerinde yapılan
çeşitli çalışmalar dikkat çekicidir.
Ancak, nasıl İnsan Haklarının örgün eğitim
sistemleri içinde yalnızca bu adı taşıyan bir dersle ele alınması
yetersizse ve aslında insan hakları nasıl tüm derslerin de
konusu, tüm öğretmen-öğrenci ilişkilerinin temeli olmalı,
nasıl okul etosuna tamamen sinmeli ise aynı şekilde, ders
kitaplarında bu yönde yapılacak bir inceleme, yalnızca yurttaşlık
ve insan hakları dersi kitapları ile hatta tüm sosyal içerikli
ders kitapları ile sınırlı tutulmamalı, okutulan tüm ders
kitaplarını içermelidir.
Üzerinde en çok çalışılmış olanlardan cinsiyetçilik
ve öteki imgesi konularında, hem ülkemizdeki hem dünyanın
çeşitli başka yerlerindeki ders kitapları üzerinde yapılmış
çalışmalar, açık ve örtük yanlılıkların ve “bozma”ların varlığı,
hataların/yanlışların ekleme ya da çıkarma biçiminde olabildiğini
gösteriyor. Diğer bir deyişle, öteki ırk, cins, ülke vb. için
olumsuz sıfatlar uygun görülebildiğini, onu ikincil, üçüncül
konumda, eksik olarak niteleyebildiğimiz gibi, diğer (bizim
gibi olan) ırkı, cinsi, ülkeyi yüceltmek ve ötekini yok saymak
yoluyla da alçaltıp küçültebiliyoruz istediğimizi. Dahası,
resimle, dilin kullanımıyla, kimlerin görünür olduğuyla (araştırmalar
diyor ki, beyazlar, erkekler, engelli olmayanlar, orta tabakadakilerdir
görünür olanlar) da bazı kesimleri tamamen yabancılaştırabiliyoruz.
Öte yandan, tüm ders kitaplarının içeriğinin,
tüm bu açılardan ve hem insan hakları, hem toplumsal cinsiyet
önyargıları, hem ötekileştirme, hem ..... açısından “temizlenip
arındırılması” –layıkıyla yapılabilse bile- tek başına yeterli
değil. Ders kitabıyla öğrenci arasında aracı rolü üstlenen,
ders kitabının içeriğini yorumlayıp sunan ve inanılır bir
kişi olan, öğretmen var, yöneticiler var, okul etosu var.
Bu yazının başında değinilen öğretmen yetiştirme (öğretmenin
kendini dönüştürmesine olanak sağlama/kılavuzluk etme) var,
tüm okul yaklaşımına bir türlü ulaşılamaması var, anababanın
tutum ve davranışları var. O halde, sistemin hiçbir ögesini
kendi başına ele alıp “düzeltmek” yeterli değil. Ancak, daha
önce denildiği gibi, sistemim birkaç yerinden birden güçbirliği
içinde başlamak ve iğneyle kuyu kazmak gerekiyor. Kazılabiliyor
da !
NOTLAR
1. Nitekim, hem bu soruya
hem de “iyi yurttaş kimdir/nasıl olunur” sorusuna verilen
yanıtların tarihsel süreç içinde değişmesinin doğallığı yanında,
bu tür sorulara yanıt aramanın/vermenin bile kişinin özel
alanına müdahale anlamına geldiğine ilişkin görüşler vardır.
2. Tüm okul yaklaşımı şunların
üzerinde durmalıdır:
a. altta yatan değerler (dayanışma,
hakçalık, vb.)
b. ilişkiler (öğrenci-öğrenci, öğrenci-yetişkin,
yetişkin-yetişkin)
c. öğrenci katılımı (okul veya sınıf kurulu,
her türlü etkinlik)
d. öğrenme çevresi (fiziksel ve duygusal)
e. kurallar ve yönetmelikler, ilkeler (genel
ve spesifik (zorbalık gibi) konulara ilişkin)
f. insan hakları kağıt üzerinde sözcükler
değildir; günlük hayatın bölünmez biçimde içindedir
g. sınıf yönetimi –ve okul etosu- hakçalığa,
adalete ve demokratik ilkelere dayanmalıdır
Yukarıdaki fikirlerin başarıya ulaşması için,
a. öğrenci güçlendirilmelidir (eleştirel
düşünme yetenekleri, etkin dinleme, iletişim becerileri, ayırımcılıktan,
önyargıdan, şiddetten uzak durma)
b. farklılığın kabulü ve farklılığa saygı,
sivil toplumu anlama, katılım, vb. özendirilmelidir
c. toplumsal sorumluluk örnekleri oluşturulmalı
ve bu sorumluluğun kullanım yolları, cinsiyete, çevreye, barışa,
silahsızlanmaya, işkenceye, “öteki imgesi”ne, çocuk istismarına
vb. olgulara ilişkin tartışmalar yoluyla öğretilmelidir
3. Bir kişi, grup ya da kurumun
ayırdedici karakter yapısı, doğası, ya da onu aydınlatan,
yönlendiren nitelikler, duygular bütünü
4. Yurttaşı, toplumsal –içinde
yer aldığı toplumdaki ve parçası olduğu, başkalarıyla paylaştığı
dünyadaki- sorunlara ilgi duyan, bunlar hakkında bilgi sahibi
ve bu sorunları çözmek konusunda sorumluluk duymakla kalmayıp
gerekli bilgi ve becerilerle de donanmış olan kişi olarak
tanımlayabiliriz. Sözü geçen bireysel donanım yanında, başkalarıyla
işbirliği içinde çalışabilmeli, etkin katılım ve örgütlenme
yetilerine de sahip, bu yetilerini kullanırken hukukun üstünlüğüne
inanmış, insan haklarına saygılı bir yapıya sahip olmalı yurttaş.
Etkili ve yetkin yurttaşın sahip olması gereken nitelikleri
sıralamak, bunları “...meli”, “...malı” diye biten bir iki
tümce içinde toplayıp “yetiler”, “bilgiler”, “beceriler”,
“donanım” sözcükleri kullanıvermek kolay. Zor olan, her bir
niteliğin, becerinin, vb. oluşması , gelişmesi için gösterilmesi
gereken kapsamlı ve çok yönlü çabanın bir parçası olabilmek.
Etkili, yetkin, katılımcı yurttaş –yani 21.
Yüzyıl yurttaşı:
· İnsan onuruna ve insan haklarına duyarlı
ve saygılıdır; dünyanın neresinde olursa olsun insan onuru
ile bağdaşmayan –her türlü ayrımcılık, savaş, işkence gibi-
uygulamalara karşı çıkar;
· Hukukun üstünlüğüne ve hukuk devletine inanmıştır; haksız
uygulamalara karşı tavır alır;
· Haklarının ve özgürlüklerinin neler olduğunu, bunları korumanın
ve kullanmanın yollarını bilir;
· Yurttaşlık bilincine, sorumluluğuna ve eylem gücüne sahiptir;
· Toplumsal sorumluluk duygusuna sahiptir
· Yurttaş olarak yerini aldığı alanla ilgili kararları ussal
süreçlere dayalı olarak verir;
· Bağımsız, eleştirel ve yaratıcı düşünmeyi, sorumlu davranmayı,
sorunlarını/uyuşmazlıklarını şiddet içermeyen yöntemlerle
çözmeyi, demokratik toplumun ve insan haklarının temelindeki
ilke ve süreçleri (ve bunlarla ilgili uluslararası belgeleri),
işbirliği içinde çalışıp örgütleme grupla birlikte karar vermeyi,
dayanışmayı, haklarını korumak ve kullanmak için eyleme geçmenin
yollarını, sağlıklı iletişim kurmayı (kendini ifade etmeyi,
duygudaşlık kurmayı, dinlemeyi, sözsüz iletişim kullanmayı
ve “okumayı”, vb.) bilir;
· Şiddete karşı – barışa yandaştır, tüm yaşama saygılıdır;
· Adalet, özgürlük, barış, eşitlik, hakçalık, gibi kavramları
özümsemiştir;
· Kalıp yargılardan, önyargılardan arınmıştır, farklılıklara
açıktır;
· Çevre sorunlarına duyarlıdır;
· Haksız (adil/hakça olmayan) yasalara karşı çıkabilir;
· Olumlu kişilerarası ilişki becerileri, düşünce üretme ve
araştırma becerileri gelişmiştir.
5. Bu amaçlar, Milli Eğitim Bakanlığı Talim
Terbiye Kurulu yürütücülüğündeki (Avrupa Konseyi destekli),
Demokratik Yurttaşlık Eğitimi Projesi çerçevesinde çalışan
ve aralarında benim de bulunduğum üniversite öğretim üyeleri
ile kimi MEB mensuplarından oluşan bir komisyonca yazılmıştır.
Ders Kitaplarının
İnsan Hakları Ölçütleri Açısından Taranmasında İşlev Görebilecek
Hukuk Kavramlarına İlişkin Örnekler
Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz
İnsan Hakları eğitimi ve öğretiminin ayrılmaz
parçasını ve bir açıdan da ön koşulunu oluşturan alan, hakların
ve özgürlüklerin:
-öznesini,
-konusunu,
-kapsamını ve
-sınırlarını belirleyen bilgidir.
Bu husus, öncelikle spesifik İnsan Hakları
eğitimi/öğretimi açısından söz konusu olmakla birlikte, öğretim
kurumlarında değişik disiplinler altında ele alınan konuların
öğretimi bakımından da geçerlidir.
Hakların ve özgürlüklerin kavranması, her
bir tekil hak ya da özgürlüğün hukuksal, felsefi ve siyasal
temellerinin ve çerçevesinin, buradan hareketle anlamının
anlaşılmasına bağlıdır.
Hakların ve özgürlüklerin kavratılmasında
şu öğelere dikkat çekilebilir:
1) Hakkın öznesi; başka deyişle,
o hakkın sahibi kimdir ve o haktan kim yararlanacaktır meselesi.
2) Hakkın konusu; yani, o
hak ya da özgürlük, hangi alanda hangi kudreti hakkın öznesine
tanımaktadır meselesi.
3) Hak/özgürlük, hangi ilişki
düzeneğinin öğesidir meselesi.
Hakların özneleri:
İlk bakışta en kolay saptanabilir gözüken “hakkın öznesi/sahibi”,
edinilen yanıltıcı izlenimin tersine, göründüğünden daha fazla
öğeyi içermesi nedeniyle eksikli, bu nedenle de yanıltıcı
sonuçlar çıkarmaya yol açabilmektedir.
Örnek olsun, “insan hakları” dediğimizde,
gönderme yapılan “insan” terimi başlı başına açılmaya muhtaçtır.
Hukuksal açıdan bakıldığında, “insan hakları” terim öbeğindeki
“insan” sözcüğü, hemen akla gelen “gerçek kişi” kadar, “tüzel
kişi”yi de kapsar. Başka deyişle, somut bir “birey”e gönderme
yaptığı gibi, insanların çeşitli amaçlarla bir araya gelmeleri
suretiyle örgütledikleri “kuruluşları”, “birimleri” de (dernekler,
sendikalar gibi) kapsar.
Keza, “insan” terimi, sadece tekil bireyi
de ifade etmez. İnsan hakları terimi, “bireye/kişiye”, “gruplara”
ve nihayet “halklara” da gönderme yapar. Dolayısıyla, sıralanan
bu üç temel varlık, insan haklarının sahipleridir.
Genel “insan hakları” ifadesi yerine, spesifik
bir insan hakkından söz edildiğinde de benzeri bir durumla
karşılaşılır. Burada ilk göze çarpan husus, özneyi kimleyen
terim çeşitliliği ve bolluğudur. En genelden daha özele doğru
bunu göstermek üzere şu örnekler verilebilir:
BM Evrensel İnsan Hakları Bildirisi: “herkes”,
“hiç kimse”; “bütün insanlar/halklar”, “halklar”; “çocuk”,
“küçük”, “genç”; “bütün çalışanlar”, “çalışanlar”; “kadın”,
“kadın-erkek”; “anne”, “anne-baba”, “eşler”; “aile”; “sanık”,
“zanlı”, “suç isnat edilen kişi”; (...)
Amerikan İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirisi: “insan”, “birey”,
“kişi” (“her”, “herhangi bir”, “hiçbir”); “özgürlüğünden yoksun
bırakılan”; (...)
Avrupa Parlamentosu Temel Haklar ve Özgürlükler Bildirisi:
“işveren”; “Avrupa vatandaşı”, “Topluluk
vatandaşı”; “iş sahibi”; “konut sahibi olmayan”; (...)
BM Uluslararası Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi: “okuma-yazma
bilmeyen”; “yabancı”; “vatandaş olmayan”; “vasi”; “hamile
kadın”, “loğusa kadın”; “polis-asker”; (...)
BM Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi: “18 yaşından
küçük”; “suç isnat edilen
çocuk/genç”; “suçlu genç”; “vatandaş”; “azınlık”, “mahkum”;
(...)
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Protokolleri: “herkes/hiç
kimse”, “sanık”, “zanlı”, “suç isnat edilen”;
“kadın-erkek”; “polis-asker”; “gerçek kişi”, “tüzel kişi”;
Avrupa Sosyal Şartı: “15 yaş altı”, “16 yaş altı”, “18 yaş
altı”; “okul çocukları”; “çırak”, “yetişkin”; “göçmen işçiler”,
“yabancı işçiler”, “yabancı işçi ailesi”; “çalışan kadın”,
“işveren”, “özürlü”; (...)
Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi: “70 yaş üstü”; (...)
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı: “yaşlı”, (...)
Yukarıdaki özneler, ilgili belgelerden hareketle ve yinelemelerden
kaçınılarak sadece örnek olarak verilmiştir ve tüm listeyi
de kapsamamaktadır.
Öznenin/hak sahibinin tespit ve ifade edilmesinde
belirleyici unsur, hakkın konusu ve kapsamıdır.
“İnsan, birey, herkes, hiç kimse” gibi terimler,
konusu itibariyle ilgili hakkın tüm insanları kapsamasını
sağlamak üzere tercih edilir; her durumda geçerli olmamakla
birlikte, genel kural olarak, hakkın konusu spesifikleştikçe
öznesi de spesifikleşir.
Öznesi olmayan bir hak düşünülemez; hem anlamsızdır,
hem de işlevsizdir. Bu nedenle, bir hakkın/özgürlüğün öznesinin
belirlenmesi, o eksende yapılabilecek her türlü hukuksal uslamlamanın
ön gereğidir. Bu açıdan bakıldığında, özne meselesi, mahiyeti
itibariyle, hukukun dışında, dil bilimle, felsefe ile yakından
bağıntılıdır ve bu bağlamda inter-disipliner değerlendirme
zorunludur.
Hakkın konusu ve kapsamı:
Hakkın konusu ve kapsamı, hak sahibine tanınan
ve en genel ifadesiyle ve ondan ibaret olmamak kaydıyla, “yapma
ya da yapmama” kudreti olarak açımlanabilecek olan “erki”,
bir açıya göre “imtiyazı” anlatır. Ama bununla kalmaz. Aynı
zamanda, hak öznesi bakımından “olası talebin”, diğer deyişle,
“meşru ve yasal beklenti” ile bu beklentinin “istenmesinin”
alan ve konusunu da ifade eder.
Anılan son tespitin en önemli sonucu, insan
hakları öğretisinin özünü ve olasıdır ki, çetrefil yönünü
teşkil eden alana girişin eşiği olmasıdır: “Hakların korunması”
meselesi.
Hakkın konusuna ilişkin bir dizi kategorik
sınıflandırma mevcuttur. Her birinin eleştiriye açık yönü
bulunmaktadır. Bununla birlikte, genel ve yaygın kabul bulan
sınıflandırma şöyledir:
Birinci kuşak haklar = Temel haklar = Medeni/civil
(kimileri, “Kişisel” olarak kullanmaktadır) ve siyasal haklar.
İkinci kuşak haklar = Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar.
Üçüncü kuşak haklar = Dayanışma hakları (Halkların hakları
özel önem taşımaktadır).
Yukarıdaki sınıflandırmada hareket noktasının
başında, anılan kategorilerin hak mücadelesi tarihinin gelişimine
karşılık gelmesi yer alır. Bu çerçevede, birinci kuşak haklar,
liberal öğreti ve burjuva devrimleriyle; ikinci kuşak haklar
ise, sanayi devrimi, kapitalist sistem içinde sosyal devlete
yönelişle ve bu sürece etkide bulunan sosyalist öğreti ile
bağlantılıdır.
Ancak yukarıdaki sınıflandırma, tarihsel göndermenin yanı
sıra, şu soyutlamayı da temel alır:
Birinci kuşak haklar, hak sahibinin varlık
özünden kaynaklanan nitelikte olması nedeniyle, hem vazgeçilmezdir,
hem de yukarıda “ilişki düzeneği” olarak adlandırılan çerçeveyle
bağlantılı olarak, kamusal erkin olası müdahalelerine kapalılığı
esas alır. Buna karşılık ikinci kuşak haklar, kamusal erkin
pozitif edimlerini gerektirir. Üçüncü kuşak hakların karakteristiği
ise, pozitif ve negatif edim bakımından karma nitelikli olmasıdır.
Hemen eklemek gerekir ki, bu tür bir temellendirme
sağlam ve tutarlı bir mantıksal bütünlüğe de, tarihsel ve
pratik gerçekliğe de tam olarak dayanmaz. Zira, üç kategori
hak bakımından da, anılan unsurların çoğu kez birlikte varolması
gerekmektedir. Dolayısıyla, söz konusu sınıflandırma da ihtiyatla
ele alınmalıdır.
Birinci kuşak haklar listesinde, yaşam hakkı;
işkence görmeme hakkı; kölelik-kulluk yasağı; kişi özgürlüğü
ve güvenliği hakkı; adil ve usulüne uygun yargılanma hakkı;
düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğü hakkı; örgütlenme hakkı;
toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, evlenme hakkı, mülkiyet
hakkı, özel yaşamın korunması hakkı, isim hakkı gibi hak ve
özgürlükler yer almaktadır.
Hakkın adı (isterseniz, başlığı) olarak belirlenen
terimler (ki, hukuk belgelerinde bunlar, ilgili maddenin “kenar
başlığı” olarak ifade edilir), hakkın konusu ve kapsamı için
de bir fikir vermektedir. Ne ki, adından/başlığından hareketle
bir hakkın kapsama alanını tam ve sağlıklı biçimde belirlemek,
bazen bilgi eksikliğinden ötürü, hukukçular bakımından bile
güçlük arz edebilmektedir. Bunun doğurduğu en büyük tehlike
iki yönlüdür: Birincisi, ilgili hakkın kapsamı doğru biçimde
anlaşılamamaktadır. İkincisi, o hakla ilgisi bulunmayan başka
haklar, bilimsel ve hukuksal açıdan hatalı şekilde, o hakka
şırınga edilmektedir. Kolaylıkla öngörülebileceği gibi, anılan
tehlike, doğrudan, haktan olası yararlanmanın önündeki en
ciddi engellerden birisi olmasıdır. Bu bakımdan, anılan eksiklik,
basit ve teorik bir sorun olmanın ötesinde, ciddi ve pratik
bir sorundur.
Bazı örnekler verilebilir:
ÖRNEK I: Yaşam hakkı
İnsan Hakları Hukuku belgelerinde yaşam hakkı
şöyle formülleştirilmiştir.
Evrensel İnsan Hakları Bildirisi (md.3): “Herkesin
yaşam, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
vardır.”
Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (md.6/1):
“Her insan doğuştan yaşam hakkına sahiptir. Bu
hak, hukuk/yasa tarafından korunacaktır. Hiç kimse yaşamından
keyfi olarak yoksun bırakılmayacaktır.”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md.2/1):
“Herkesin yaşam hakkı yasa tarafından
korunacaktır. Hiç kimse, yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı
bir suçtan ötürü hakkında bir mahkeme tarafından verilen mahkumiyet
hükmünün ardından bu yaptırımın infaz edilmesi dışında, yaşamından
kasıtlı olarak yoksun bırakılmayacaktır.”
Türkçe bir çok yayında ve belgede, bu hakkın,
“yaşama hakkı” olarak ifade edildiği görülmektedir. Halbuki
“yaşama” sözcüğü, yaşam sürecinin niteliğine, kalitesine gönderme
yapmaktadır. Burada söz konusu olan ise, doğrudan bir kişinin
hayatta olup olmaması meselesidir; yani yaşama standardı meselesini
kapsamaz.
Yaşam hakkı, ulusal ve ulusalüstü belgelerdeki
normatif tanımıyla, en önce, “kişinin yaşamından keyfi olarak
yoksun bırakılmaması”dır. Kişiyi yaşamından “keyfi olarak
yoksun bırakacak” olan kimdir? İnsan Hakları Hukuku çerçevesinde
“yaşam hakkı” denildiğinde, keyfi davranmaması yükümlülüğü
yüklenilen entite, “Devlet”tir, kamusal erktir. Başka deyişle,
bireyin bireyle olan ilişkisi değil, bireyin Devletle olan
ilişkisi gündemdedir.
Peki ama, bir birey diğerini öldürürse, onun
yaşam hakkına müdahale etmiş olmaz mı? Öldürme eylemi, bir
suçtur ve hukukun, başta ceza hukuku olmak üzere, çeşitli
alt disiplinlerinin konusudur. Bu suçu işleyen yargılanır
ve suçu sabit görülürse cezalandırılır. Ancak, örneğin, bir
Anayasada ya da ulusalüstü insan hakları belgesinde düzenlenen
“yaşam hakkı”ndan söz ettiğimizde, ilişkinin diğer tarafı,
ilkece, kamusal erktir. Yani, hem kendi ajanları eliyle bireyleri
öldürmeyecek, yani yaşamdan yoksun bırakmayacak, hem de bireylerin
birbirlerini olası öldürmelerini engelleyecek önlemleri alacak,
kim yapmış olursa olsun bu eylemi kovuşturacak, sorumluyu
adalete çıkaracak olan Devlettir.
Demek ki, “yaşamdan keyfi olarak yoksun bırakılmama”ya karşılık
gelen “yaşam hakkı”, bu kısa formülden kolayca çıkarılamayacak
unsurları bağrında taşımaktadır. Önemle hatırlatalım ki, yukarıdaki
açımlamanın ikinci ayağı olan, “gerekli önlemleri alma, sorumluyu
adalet önüne çıkarma” yükümlülüğü, normun ilk bakışta göze
çarpmayan arka yüzüdür ve bu boyutu “yaşam hakkı”nın içine
yerleştiren ise, o hakkı yorumlayarak karar/içtihat üreten
organlardır, (örneğin, mahkemelerdir).
Akla takılabilecek bir soru şudur: Neden “keyfi
olarak yaşamdan yoksun bırakma” yasağı getiriliyor da, mutlak
bir ifade kullanılmıyor; yaşamdan bir biçimde yoksun bırakmaya
kapı aralanıyor? Bunun sebebi, yaşam hakkının istisnası olarak
“ölüm cezası” yaptırımının tanınmış olmasıdır. Ölüm cezasını
kaldıran Devletler bakımından artık söz konusu olan, üstteki
açımlamanın ikinci ayağıdır. Zira, o Devlet, artık hiç kimseyi
ölüm cezasına mahkum edemeyecek, ölüm cezası yerine özgürlüğü
bağlayıcı cezalar verilmesini sağlayacaktır. Ölüm cezasının,
hiçbir suç için kabul edilebilir nitelikte bir ceza olamayacağı
görüşü giderek yaygınlaştığı ve güçlendiği için, ölüm cezasını
yasaklayan Devletlerin sayısında da artış vardır. Örneğin,
Türkiye’nin tam üyelik görüşmeleri süreci içinde bulunduğu
Avrupa Birliği üyesi Devletlerin hiçbirisinde, barış zamanı
(ve hatta, savaş zamanı) bakımından ölüm cezası yaptırımı
bulunmamaktadır. Keza, Türkiye’nin üyesi bulunduğu Avrupa
Konseyi üyesi Devletler arasında, ölüm cezasını yürürlükte
tutan Türkiye kalmıştır .
Ölüm cezasının kaldırılmasına yönelik yukarıda
değinilen gelişmelerin varlığı, yaşam hakkını anlamsız ve
işlevsiz kılmamaktadır. Çünkü yaşam hakkı, bir dizi alt kategori
sorunla, dolayısıyla hakla da ilişkilidir. Şöyle ki:
Yaşam hakkı ne zaman başlar? Yine ilk bakışta
akla gelmeyen bu soru, aslında yaşam hakkının çerçevesi bakımından
büyük önem taşımaktadır. Canlı doğan her insanın, ölümüne
dek, bu haktan yararlanacağı aşikardır. Peki, bu hakkın işlerliği,
canlı doğumdan öncesine gidebilir mi? Bu noktada, istisnai
sayılabilecek bazı ulusalüstü insan hakları belgeleri (örneğin,
Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi), yaşam hakkını “gebe kalma”
anından başlatmaktadır. Bu keskin ve büyük ölçüde dinsel değerlerden
(geleneksel Hıristiyan etikinden) beslenen norma karşılık,
diğer ulusalüstü belgelerde yaşam hakkı için “doğum” esas
alınmıştır. Anlaşılacağı üzere, yaşam hakkını gebe kalma zamanından
başlatan yaklaşım; dolayısıyla, kürtaj, kadının kendi bedeni
üzerinde söz sahibi olma hakkı, vb. sorun kümelerini yaşam
hakkı üst başlığının içine taşımaktadır.
Yukarıdaki spesifik eksen bağlamında düşünüldüğünde,
öğretim kurumlarında kullanılan, örnek olsun, felsefe, tarih,
din bilgisi gibi derslere ilişkin kitapların ya da çeşitli
başvuru kaynaklarının hangi geniş perspektiften ele alınarak
taranması ve tahlil edilmesi gerektiği de açığa çıkmaktadır.
Örneğin, ilk bakışta insanı ve insan yaşamını yüceltmeye yönelik
soyutlamalar şeklinde algılanabilecek olan “insanın kutsal
varlık oluşu”, “yaşamın dokunulmazlığı” gibi yaklaşımların,
teolojik temelli ya da basbayağı muhafazakar anlayışın üretilmesi,
yeniden üretilmesi ve empoze edilmesi araçları olarak kullanılabildiği
görülür.
Yaşam hakkı kategorisi, ötanazi sorununu da
ele alır. Ölüm hakkı olarak da adlandırılan ve süre giden
tartışmalara konu bu sorun, bir yönüyle, ötanazi şartlarının
mevcut bulunması koşuluyla, yaşam hakkının, hak sahibinin
kendisine karşı da ileri sürülüp sürülemeyeceği meselesidir.
Öte yönüyle, eğer ötanazi tanınacak olursa, olası süreçte
yer alacak figürlerin, örneğin hekimlerin rol, konum ve sorumlulukları
meselesiyle ilişkilidir.
Yaşam hakkı kategorisi, günlük konuşma dilinde
kısaca “yargısız infaz” olarak adlandırılan, teknik açıdan
“yasadışı, keyfi ve acele/seri infazlar” şeklinde nitelendirilen
yaşamdan yoksun bırakılma sorununu da kapsar. Bu eksendeki
sapmaların çeşitli görünümleri ya da açığa çıkış şekilleri
arasında, kamu görevlilerin, “aşırı ve ölçüsüz kuvvet kullanımı”
yoluyla kişinin ölümüne sebep olması halleri de yer almaktadır.
Böyle bir tasarruf, yaşam hakkının ihlalidir.
Yaşam hakkı, “kayıp kişiler olgusu” olarak
adlandırılan sorunu içerir. Bir kişi, herhangi biçimde ortadan
kaybolmuştur ve yakınları onun ne nerede olduğu ve ne de akıbeti
konusunda bilgi sahibi değildir. Bu kişinin cesedi de bulunamamaktadır.
Kamu makamlarına yapılan başvurulardan da, kaybolan kişinin
durumuna açıklık getiren bir bilgi edinilememektedir yahut
kamu makamları sadece, ilgili kişi hakkında hiçbir resmi bilgi
ya da kayıt bulunmadığı açıklamasını yapmaktadır. Kişinin
ortadan kaybolmasına yol açan koşullar çeşitlilik gösterebilir.
Bazı hallerde, kişi resmi ya da gayri resmi olarak gözaltına
alınmış olabilir, sonradan bu inkar edilebilir yahut salıverilmiş
olduğu söylenebilir. Bazı hallerde ise, hiçbir kayıt olmadığı
gibi, sürecin herhangi bir aşamasının tanığı da yoktur. Her
ne sebeple olursa olsun olgu yalındır; kişi kayıptır. İşte
bu durumlarda, Devletin kişilerin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü
yine gündeme gelir. Devlet, olayı “etkin biçimde soruşturmak”,
mümkün olduğunca aydınlığa kavuşturmakla da yükümlüdür .
Üstteki açıklamalar göstermektedir ki, “yaşam
hakkı” düzenlendiği ilgili belgede ifadesini bulan formülden
daha fazla unsuru içermektedir. Ama bu bir spesifik haktır.
Diğer haklarla karıştırılmamalıdır.
Dolayısıyla, yaşam hakkını öğretmeye ve kişileri
yaşam hakkı konusunda duyarlı olmaya yönelik bir eğitim/öğretim,
bu hakkın konusu ve kapsama alanına ilişkin olarak doğru bir
perspektifin kazandırılmasını gerektirmektedir.
Düşünülebilir ki, teolojik temelli bir yaşam
hakkı kutsallaştırmasından ziyade, her bireyin, kendisinin
olduğu kadar diğer bireylerin yaşam hakkının da üstün ve dokunulmaz
olduğu; yakınındaki ya da uzağındaki her bireyin diğeri için
vazgeçilmezliği; insan soyunun mensupları olarak eşit değerde
yaşam hakkı sahibi oldukları genel temasını hedefleyen bir
yaklaşım gerekmektedir.
O halde yaşam hakkı özeli, yumuşak ifadesiyle
“öteki”, şedit anlatımıyla “düşman” kategorilerini oluşturmama
gereğine yönelik bir ders kitapları taramasının pekala önemli
bir anahtarı işlevini görebilir.
ÖRNEK II: İşkence ve kötü muamele yasağı:
Bu hak ilgili belgelerde şöyle ifade edilmiştir:
Evrensel İnsan Hakları Bildirisi (md.5): “Hiç
kimse işkenceye ya da zalimane, insanlıkdışı ya da aşağılayıcı
muamele ya da cezaya tabi tutulamaz”
BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (md.7):
“Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlıkdışı ya da
aşağılayıcı muamele ya da cezaya tabi tutulamaz. Özellikle,
hiç kimse kendi serbest rızası bulunmaksızın tıbbi ya da bilimsel
deneye tabi tutulamaz”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md.3): “Hiç
kimse işkenceye ya da insanlıkdışı ya da aşağılayıcı
muamele ya da cezaya tabi tutulamaz.”
Tıpkı yaşam hakkı gibi, işkence görmeme hakkı
da açımlanmaya muhtaçtır.
BM Sözleşmesindeki norm, dikkat edildiğinde görüleceği üzere
aslında yedi kategoriye yer vermektedir: İşkence; zalimane
muamele; zalimane ceza; insanlıkdışı muamele; insanlıkdışı
ceza; aşağılayıcı muamele ve aşağılayıcı ceza.
Ve yine dikkate şayandır ki, anılan yedi kategori
sadece anılan kavramlara yer vermiştir ve tanımlama ya da
açıklama içermemektedir. (AİHS, md.3’de “zalimane” terimine
yer verilmediği görülmekle birlikte, Sözleşme organlarının
ürettiği içtihatlarla bu boşluk doldurulmuştur.)
Bu konudaki zorluğu ancak çok dar alanda ve
kısmen aşmaya yarayacak bir malzeme, belirtilen yedi kategoriden
sadece biri olan “işkence” için, yine Türkiye’nin tarafı bulunduğu
BM İşkenceye Karşı Sözleşmede getirilmiş bulunan bir tanımdır.
Norm şöyledir:
BM İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı
ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme (md.2/1):
“Bu Sözleşmenin amaçları bakımından işkence terimi, bir kişi
üzerinde kasıtlı biçimde
uygulanan ve o kişiden yahut üçüncü bir kişiden bilgi edinmek
yahut itiraf elde etmek; o kişinin ya da üçüncü bir kişinin
gerçekleştirdiği yahut gerçekleştirdiğinden şüphelenilen eylemden
ötürü cezalandırmak; ya da o kişiyi ya da üçüncü bir kişiyi
korkutmak yahut yıldırmak/sindirmek için; ya da ayrımcılığın
herhangi bir türüne dayanan herhangi bir nedenle, bir kamu
görevlisi ya da resmi sıfatla hareket eden bir başka kimse
tarafından bizzat yahut bu kimselerin teşviki ya da rızası
yahut da bu eylemi onaylaması suretiyle yapılan ve gerek fiziksel
gerekse manevi/zihinsel ağır acı ve ıstırap veren herhangi
bir eylemdir. Bu, kanuna uygun yaptırımların sadece uygulanmasından
doğan ya da bu yaptırımların kendisinde var olan yahut arızi
biçimde oluşan acı ve ıstırabı içermez.”
BM İşkenceye Karşı Sözleşmedeki tanımın eleştiriye
açık yönleri ayrı bir meseledir ve doktrinde bu eleştiriler
yapılmıştır. Burada bizi ilgilendiren yön, evrensel kabule
konu bu normun dayanağı ve çerçevesidir. Buna göre, bir kez
daha, işkence ya da kötü muamele eylemi, kamusal otorite ile
birey arasındaki ilişki çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu
şaşırtıcı değildir. Yukarıda belirtildiği üzere, söz konusu
olan genel insan hakları söylemi değil; kendisine Devlet-birey
ilişkisini esas alan İnsan Hakları Hukukudur. Dikkati çeken
bir diğer öğe, işkence teşkil edebilecek davranış tür ve biçimlerinin
belirtilmemiş olması, isabetli bir tercihle, örnekleme amacıyla
da olsa sayılmamasıdır.
Yine tanım ya da açıklık sorununa dönersek,
hatırlayalım ki, anılan diğer altı kategori, normatif tanımdan
yoksundur.
İşte, gerek tanımlanan “işkence” kavramı için,
gerekse bütünüyle tanımsız bırakılan altı kategori yasaklanmış
davranış türü için (kısaca bunlara, “kötü muamele ve hukuka
aykırı ceza” diyelim”) başvurulabilecek en önemli kaynak,
tıpkı yaşam hakkı ekseninde gördüğümüz gibi, ilgili Sözleşme
organlarının ürettikleri kararlarda geliştirdikleri açıklama
ve tanımlardır.
Demek ki, ders kitaplarını tarayacak olanlara
olası kriterler manzumesi sunmayı hedefleyen bir “okuma anahtarı”
derlemesi, bu özel bağlamda da kararları/içtihatları değerlendiren
bir arka yüze dayanmak zorundadır.
İşkence ve kötü muamele yasağı bağlamında,
konunun açımlanmasında vurgulanması gereken husus, eğitim/öğretim
kurumlarında “otorite-birey” ilişkisine karşılık gelen bir
ilişki düzeneğinin taraflarının doğrudan öğretmen/öğreten
ve öğrenci/öğrenen olmalarıdır. Dolayısıyla, işkence düzeyine
varmış olması şart bulunmayan her türlü kötü muamele, bir
yanda öğreten için uyulması zorunlu bir “kesin yasak” teşkil
ederken, öte yandan da öğrenen için savunulması ve talep edilmesi
her zaman ve koşul altında mümkün bir “hak”ka karşılık gelmektedir.
Buradan bakıldığında, yaşam hakkı kategorisinde
gördüğümüz daha çok soyutlamaya dayalı öğretim konusundan
farklı olarak, işkence ve kötü muamele yasağı kategorisi,
eğitim/öğretim sürecinin doğrudan pratiği içinde de tezahür
etmektedir.
Örneklemek gerekirse, öğretim kurumlarında
başvurulan disiplin önlemleri üzerinde durulabilir.
Norm-uygulama çelişkisine değinmeden önce, doğrudan normatif
çerçeveye dikkat çekmek uygun olacaktır. İlköğretimden yüksek
öğretime kadar yürürlükteki öğretim kurumları ve öğrenci disiplin
mevzuatı ya da örnek olsun, daha genel düzlemde, Medeni Kanun
çerçevesinde ebeveyne tanınan “tedip ve terbiye hakkı” olsun,
disiplin ceza ve önlemlerinin, Türkiye’nin uluslararası yükümlülük
üstlendiği çok sayıda ilgili belgedeki standartlara uyumsuzluğu
sorunu bulunmaktadır.
Öte yanda, normatif eksiklik ve aksaklıklar
bulunmasa ya da giderilmiş olsa bile, uygulamada, her düzeydeki
öğretim kurumlarında öğrencilere tatbik edilen disiplin önlem
ve cezalarının bireyin maddi ve manevi bütünlüğünü ihlal eder
nitelikteki örneklerinin bolluğu bilinmektedir.
Yukarıda anılan her iki bağlamda da ciddi bir sorun kümesi,
normların da uygulamanın da, yetkili otoriteler tarafından
sorunlu olarak görülmemesidir.
Çarpıcı bir örnek alan, “bedensel ceza” meselesidir.
Bedensel ceza denildiğinde, taşlayarak öldürme, uzuv tatili/iptali
gibi bazı İslam ülkelerinde öngörülen ve uygulanan cezai yaptırımlar
akla hemen gelmektedir. Bu çerçevede düşünüldüğünde, anılan
yaptırımları meşrulaştırmaya hizmet eden her türlü takdim
tarzı başlı başına bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ne var ki, bedensel ceza, anılan türdeki cezai
yaptırımların dışında başka formlarda da gözükmektedir. Konumuzla
yakından bağlantısı bakımından bunun en yaygın tezahür biçimi
ise dayaktır. Bedensel cezayı bir disiplin önlemi/cezası olarak
kavrayan yaklaşım, Türkiye’deki yaygın uygulanımı özel bir
dikkati gerektiriyorsa da, gelişmiş olarak bilinen bazı Avrupa
Konseyi üyesi ülkelerde de görülmektedir. Bunun tipik örnek
alanı, Birleşik Krallıktır. Ekleyelim ki, disiplin suçu işleyen
orta öğretim çocuklarına uygulanan “kızılcık sopasıyla vurma”
cezası, Birleşik Krallığın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
çerçevesinde mahkum edilmesiyle sonuçlanan bir dizi bireysel
şikayet başvurusuna konu olmuştur. O halde, bedensel ceza,
AİHS anlamında “insanlıkdışı ve aşağılayıcı ceza” oluşturmakla,
buna yer veren Devletler bakımından İnsan Hakları Hukukunun
artık “a priori” ihlali nedeni haline gelmiştir.
Bu gelişmelerin ışığında söylenebilecek olanı
şudur: Bedensel cezanın hiçbir türü, hiçbir zaman, hiçbir
koşulda ve hiçbir gerekçe ile meşrulaştırılamaz. Önemle işaret
edelim ki, İnsan Hakları Hukuku içtihadi standartlarına göre,
bedensel ceza, evveliyetle bu yaptırım üzerinde tatbik edilen
kişi bakımından aşağılayıcı ve insanlıkdışı nitelik arz etmekle
birlikte, bu sonuç sadece ve doğrudan mağdurla sınırlı da
değildir. Daha açık deyişle, bu cezanın uygulanmasına mevzuat
gereği eşlik eden ya da sürece tanık olan kişiler bakımından
da aşağılayıcılık unsuru bulunmaktadır.
(Bu tespitin önemi şudur: Örneğin, bir sınıfta
öğretmenin uyguladığı bedensel ceza, buna maruz bırakılan
kadar, bu uygulamayı izleyen diğer öğrenciler açısından da
aynı ihlal sonucunu doğurmaktadır. Türkiye’de genellikle,
dayak, bilinçli bir tercihle diğer öğrencilerin gözü önünde
tatbik edilmek suretiyle bir tür “ibret” oluşturma amacı güdülmektedir
ve bu ciddi sorunun “üçüncü kişi” boyutu, uzman çevrelerin
söyleminde bile neredeyse tümüyle ihmal edilmektedir.)
Ülkemiz özelinde düşünüldüğünde, şiddeti içselleştiren
bir sosyo-kültürel dokudan beslenen bireylerin (özel bağlamında,
çocukların ve gençlerin), şiddeti kurumsallaştıran bir politiko-jüridik
düzen içinde yaşamlarını sürdürmeleri, kurumsal şiddeti, bu
çerçevede de, diyelim ki bedensel cezayı, birey bütünlüğünün
özüne yönelik bir tecavüz olarak kavramamak sonucunu doğurmaktadır.
Böyle olduğu için, şiddet olgusuna yaklaşımın şu aşamalardan
geçtiği düşünülebilir.
Birincisi: Bireysel şiddet-Kurumsal şiddet
ayrımı vardır. İkincisi, itaat edilmesi gereken “normal”e,
hatta “gerekli”ye karşılık gelmektedir. İhtara riayet etmeyen
pekala bedensel cezayı da hak eder; itaat etmeyenin dışlanması,
aşağılanması doğaldır. (Şiddetin içselleştirilmesi ve normalleştirilmesi
süreci).
İkincisi: Bu yaptırımı uygulamaya yetkili kılınan otorite,
bunun kime, ne zaman ve niçin uyguladığı konusunda daima haklıdır.
Uygulama sorgulanamaz. Sorgulamaya kalkışmak, başlı başına
bu yaptırıma maruz kalmanın meşru sebebidir. (Şiddet uygulama
otoritesinin meşrulaştırılması ve süreklileştirilerek kurumsallaştırılması
süreci).
Üçüncüsü: Şiddet uygulama, erk sahibi olmayı gerektirir. O
halde, şiddet uygulamasının mağduru olmaktan çıkabilmek için
bir an önce, statünün ve rolün değiştirilmesine gerek vardır
ve erkle uzlaşmadan başlayarak erk sahibi olmaya giden yolda
mesafe alınması isabetlidir. (Şiddet-erk bütünleştirmesi ve
erki, şiddetten kurtuluşun aracı olarak görme süreci).
Sonuç: Şiddetsiz bir yaşam olmaz. Ateş olmayan
yerden duman çıkmayacağı için, şiddete maruz kalan aslında
mağdur değil, ona müstahak olandır. Buna göre, aykırı değil,
itaat yüceltilmelidir. Çünkü, itaat edilen erk, aslında bizim
için de en doğru ve iyi olanı bilmekte ve belirlemektedir.
Nihayet, Devlet, bütün bunların kurumsal ifadesi olarak, üstün
varlıktır.
Öte yanda, “insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele”
yasağı bağlamında gözden kaçırılmaması gereken önemli özellik,
bunun sadece mağdura “fiziksel şiddet” (bedensel ceza) uygulamak
suretiyle açığa çıkmayacağıdır. Mağdurun manevi bütünlüğüne,
diyelim ki, kişi onuruna yönelen sözlü, yazılı ya da davranışsal
taciz ve tecavüzler de, bu mutlak yasağın konusuna girer.
Somutlaştırmak gerekirse, örnek olsun, bir
kişiye, herhangi bir nedene dayandırılarak ayrımcı muamelede
bulunulması, spesifik bir başka temel hak olan “ayrımcılık
yasağı” ihlaline yol açacağı gibi, dolayısıyla, burada irdelenen
“insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele” yasağını da ihlal eder.
Hatta bunun her zaman, bilinçli bir ayrımcı motifle yapılması
gerekmez. Basitleştirirsek, bir dershanede, çalışkan ile tembel
öğrencileri gruplandırarak ayrı ayrı oturtmak, bunun etkili
bir öğretim için yararlı olduğuna dair uzun bir gerekçe listesi
çıkartacak çok sayıda eğitimci bulunabilecek olmasına karşın,
böyle bir yerleştirmenin muhatapları bakımından pekala aşağılayıcı
bir muamele oluşturabilir. Bilmekteyiz ki, ülkemizde, “bir
işçi ile bir doktorun şerefinin aynı olmadığını” açıkça yazmakta
sakınca görmeyen kimi akademisyenlerce hazırlanan ders kitapları
orta öğretim kurumlarında yıllarca okutulabilmiştir. Keza,
aşağılayıcı muameleyi değil de, aşağılayıcı cezayı düşünecek
olursak, diyelim ki saç uzunluğu ya da etek boyu denetimi
gibi, bir öğrenciyi diğerlerinin önünde küçük düşüren bir
disiplin önlemi de bu yasağın alanına girmektedir.
ÖRNEK III: Eşitlik ilkesi – Ayrımcılık yasağı – Azınlık
hakları:
İnsan Hakları Hukukunun çetrefil alanlarından birisini teşkil
etmektedir. İçsel ve dışsal olmak üzere iki etken karmaşayı
doğurmaktadır. Dışsal etken, anılan hakların konusu itibariyle
yüksek derecede hassasiyete yol açmasıdır. İçsel etken ise,
diğer hak kategorilerinde rastlanılandan daha yoğun olarak,
hakkın kapsam ve sınırlarının belirlenmesindeki zorluktur.
Eşitlik ilkesi – Eşitlik hakkı – Eşitliğe
hak
Evrensel İnsan Hakları Bildirisi (md.1): “Bütün
insanlar özgür ve, onurda ve haklarda eşit olarak doğarlar...”
Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (MSHS)
(md.3): “Bu Sözleşmenin Tarafı Devletler, Sözleşmede
düzenlenen tüm medeni ve siyasal haklardan kadınların ve erkeklerin
eşit olarak yararlanmalarını güvence altına almayı üstlenir."
MSHS (md.14/1): “Herkes mahkemeler ve yargı
yerleri önünde eşit olacaktır...”
MSHS (md.26): “Herkes kanun önünde eşittir
ve hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın kanun tarafından
eşit olarak korunma hakkına sahiptir...”
Eşitlik ilkesi (eşitlik hakkı ve eşitliğe
hak), gerek ayrımcılık yasağının (ya da, ayrımcılığa tabi
tutulmama hakkının) gerekse azınlık haklarının temelini oluşturmaktadır.
Eşitlik hakkı bağlamında karşılaşılan en yaygın
bulanıklık, eşitliğin, eşit koşullar altında bulunanlar ekseninde
aranması gereken bir hak olduğunun çoğu kez göz ardı edilmesinden
kaynaklanmaktadır. Basitleştirirsek, örneğin, bir beden eğitimi
dersinde, bedensel özellikleri, sağlık durumu, vb. nedenlerle
farklı koşullardaki öğrencilerin, eşitlik adına aynı hareketleri
yapmaya, aynı mesafeyi koşmaya zorlanması gibi uygulamalar
eşitlik ilkesinin aslında ihmalidir. Aynı örnekte, ilgili
öğrencinin istenen hareketleri yapmadaki yetersizliğinden
ötürü başarısız not alması ise, eşitlik hakkının artık ihlaline
doğru yol alındığını gösterir. Yahut, ilk ve orta öğretimde
sıklıkla görülebildiği üzere, örnek olsun, okul içi çeşitli
sosyal ve kültürel faaliyetlerde aldıkları nota göre başarılı
sayılan öğrencilerin ayrıcalıklı olanaklardan yararlandırılması,
yüzeysel bakışta bütün öğrencilerin katılımına açık (bu nedenle
eşitlikçi) gözüken bir seçmenin/ödüllendirmenin aslında eşitliksizci
bir temelde yürütüldüğünün işareti olabilir.
Eşitlik ilkesi, bireylerin aynılaştırılması
değildir. Bir çok kez gözden kaçmakla birlikte, eşitlik ilkesi
özünde, eşitsizlik olgusu gözlemi ve tespiti üzerine kurgulanan
bir “dengeleme ideali ve savıdır”. Buradan bakıldığında, eşitlik
ilkesi, “farklılıkların” ve bunun yansıması olarak “çoğulculuğun”
özümsenmesine/özümsetilmesine bağlı olarak gerçek niteliğini
bulabilir.
İnsan Hakları Hukuku açısından değerlendirildiğinde
(Devlet/erk-birey ilişkisi), eşitlik ilkesi, her şeyden önce,
“eşitliğe hak” olarak karşımıza çıkar. Bununla, hak öznesinin/sahibinin,
diyelim ki bireyin, benzeri nitelikteki diğer bireylerle “eşit
olanaklara” sahip kılınması, “eşit muamele görmesi” gibi eşitleştirici
teknikleri ve edimleri talep edebilmesi ve bunlardan yararlanabilmesi
kastedilir. Örneğin, “kanun önünde eşitlik” denildiğinde,
o ülkedeki hukuksal düzenlemelerin (yasadan ibaret değil),
herkes için geçerli ve uygulanır olması anlatılır. Yahut,
“siyasal yaşama katılmada eşitlik”ten söz edildiğinde, herhangi
bir kişiyi ya da kesimi dışarıda bırakmaksızın, örnek olsun,
kadınların ve erkeklerin seçme ve seçilme hakkı sahipliğindeki
eşitlik anlaşılır. Ya da, evlilik içi ve evlilik dışı çocuklar
arasında eşitlik üzerinde durulduğunda, hak sahipliği bakımından
evlilik dışı çocuğun evlilik içi çocuktan daha farklı/az olanak
ve hakka sahip olmamasıdır ifade edilen. Yahut, “eşit işe
eşit ücret” denildiğinde, aynı işi yapan kişiler arasında,
diyelim kadın-erkek arasında, ücret adaleti ya da dengesidir
ileri sürülen.
Örnekler uzatılabilir, ama gereksizdir. Şu
anlaşılmaktadır ki, eşitlik ilkesi/hakkı, kendi başına bir
hak olmaktan ziyade, çok sayıda ve her biri bağımsız hakkın
dokusu içinde yer almaktadır ve deyiş isabetli sayılacaksa,
o spesifik hakkın bağlamı içinde bir öğe işlevini üstlenmektedir.
Eşitlik ilkesi eksenli ders kitapları taramasında
görece kolaylık sağlayabilecek veri, toplum içinde hiyerarşik
ilişkiler düzeneğini, bunu açımlamak üzere kişilere biçilen
ve beklenen toplumsal rolleri dikkate almak olabilir. Bu alanda
yapılmış çalışmalarda da araştırmacıların bol örneklerle konuya
açıklık getirdikleri bilinmektedir, (örneğin, aile içinde
kadının/annenin rolü gibi). Ne var ki, eşitliksizci ilişki
ve değerleri aşılama işlevi gören yaklaşım ile sunum tarzları,
uzmanların önemli uyarısına konu olduğu üzere, her zaman bu
denli bariz şekilde göze çarpacak kaba sabalıkta olmayabilmektedir.
Başka deyişle, eşitliksizci, ayrımcı değer yargısı, anlayış
ve yaklaşım örtülü biçimde aktarılıyor olabilir. Örnek olsun,
bir halkın “üstün ahlaki meziyetlere sahip ve çalışkan olduğu”
söylemi, bu tür “erdemlerin” sadece o halka özgü olduğu fikrinin
aşılanması potansiyelini taşıdığından eşitliksizci öz içermekle
kalmaz, açıkça bilimselliğe de aykırı düşer. Bu durumda rasyonel
gözüken olası bir çözüm takdim edilenin dayandırıldığı “zihniyetin
tahlili” olabilir.
Ayrımcılık yasağı ya da ayrımcılığa tabi tutulmama
hakkı, eşitlik ilkesinin/hakkının özel görünümlerinden birisidir.
Evrensel İnsan Hakları Bildirisi (md.2): “Herkes,
ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da diğer görüş,
uyrukluk ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka
bir statüye dayalı ayrımcılık olmaksızın bu Bildiri’de düzenlenen
tüm haklara ve özgürlüklere sahiptir.”
MSHS (md.2/1)’ye göre, “Bu Sözleşmenin Tarafı
her Devlet, kendi ülkesinde bulunan ve yargı yetkisine tabi
olan tüm bireyler bakımından, ırk, renk, cinsiyet, dil, din,
siyasal ya da diğer görüş, ulusal ya da sosyal köken, mülkiyet,
doğum yahut başkaca statü gibi herhangi bir türde ayrım yapılmaksızın,
bu Sözleşmede tanınan haklara saygı göstermeyi ve bunları
güvence altına almayı üstlenir.”
MSHS (md.20/2)’ye göre, “Ayrımcılığı, düşmanlığı
yahut şiddeti kışkırtan herhangi bir ulusal, ırksal ya da
dinsel nefret savunuculuğu yasayla yasaklanacaktır.”
MSHS (md.24/1)’e göre, “Her çocuğun, ırk,
renk, cinsiyet, dil, din, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet
ya da doğum gibi herhangi bir ayrımcılık yapılmaksızın, ailesi,
toplum ve Devlet tarafından alınacak ve bir küçük olarak statüsünün
gerektirdiği koruma önlemlerine hakkı olacaktır.”
MSHS (md.26)’ya göre, “Herkes kanun önünde
eşittir ve hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın kanun tarafından
eşit olarak korunma hakkına sahiptir. Bu bağlamda, kanun her
biçimiyle ayrımcılığı yasaklayacak ve ırk, renk, cinsiyet,
dil, din, siyasal ya da diğer görüş, ulusal ya da toplumsal
köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü gibi herhangi
bir temelde yapılabilecek ayrımcılığa karşı tüm kişilerin
etkili ve eşit biçimde korunmasını güvence altına alacaktır.”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (md.14): “Bu
Sözleşmede düzenlenen haklardan ve özgürlüklerden yararlanma,
cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka görüş,
ulusal ya da toplumsal köken, bir ulusal azınlığa mensup olma,
mülkiyet, doğum ya da diğer statüler gibi herhangi bir temelde
ayrımcılık yapılmaksızın, güvence altına alınacaktır.”
Ayrımcılık yasağı konusunda düzenlenmiş spesifik
insan hakları belgeleri de bulunmaktadır. Örneğin, BM’ce hazırlanan
“Irksal Ayrımcılığın Her Biçiminin Ortadan Kaldırılmasına
Dair Uluslararası Sözleşme” ya da UNESCO tarafından kabul
edilen “Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşme” yahut Uluslararası
Çalışma Örgütü tarafından kabul edilen “İş/İstihdam ve Meslek
Bakımından Ayrımcılığa İlişkin 111 Numaralı Sözleşme”, ve
benzerleri uzun bir liste oluşturmaktadır.
Ayrımcılık yasağı üzerinde durulduğunda dikkat
edilmesi gereken en önemli unsur, ayrımcılık teşkil edecek
edimin olası dayanakları (örneğin ırk, renk, cinsiyet,vb.)
gösterilmekle birlikte, bunların sınırlı sayıda, başka deyişle
belirtilenlerden ibaret olarak zikredilmemiş olduklarıdır.
Nitekim konuyu düzenleyen bütün normlarda, ayrımcılık temellerine
örnek oluşturan olası kategoriler sıralandıktan sonra “...
ya da başka bir statü gibi...” ifadesine yer verilmek suretiyle,
sayılanların dışında kalan başka sebeplerle yapılabilecek
olası ayrımcılık da bu kesin yasağın şemsiyesi altına sokulmuştur.
Dolayısıyla, ister hukuksal bir analiz yapılsın,
isterse ders kitapları “ayrımcılık yasağı test anahtarı” ile
taranacak olsun, ilgili kişiye, kuşkusuz makul olmak kaydıyla,
kayda değer bir takdir/esneklik payı kalmaktadır. Somutlaştıralım:
Örneğin, bir kişinin fiziksel özelliklerinden hareketle, diyelim
ki bedensel özürlü olup olmamasına bakılarak, bir ayrımcı
siyasa izleniyor olabilir. Gerçi, özürlü haklarına ilişkin
spesifik belgelerde bu konu da düzenlenmiştir ama, yukarıda
örnek norm olarak verilen belgelerde “özürlü olup olmama”
sayılmamıştır. Bu belgeler esas alınacak olsa ve özürlü haklarına
ilişkin belgelerden haberdar olunmasa bile, konu üzerinde
çalışırken özürlülüğe dayalı bir farklı uygulama, anlayış
ya da takdim tarzıyla karşılaşıldığında, bunu da ayrımcılık
yasağı içinde mütalaa etmenin engeli bulunmamaktadır.
Olası ayrımcılık nedenlerini/temellerini soyutlayarak
sınıflandırmak gerekirse, bunların bir bölümünün “doğal/doğasal
özelliklere/niteliklere” (renk, cinsiyet gibi), diğer bölümünün
ise doğmakla içine girilen ve içinde yaşanılan, dolayısıyla
“edinilmiş niteliklere” (ulusal köken, siyasal görüş, din
gibi) ilişkin olduğu görülmektedir. Bu basit gibi görünen
kategorileştirmenin önemi şuradadır: Ayrımcı siyasa, ister
doğal isterse edinilmiş unsurları temel alsın, bir varlığı
varlık kılan tüm karakteristikleri “yadsımakla” başlayan,
ardından da “hiçleştirmeye” yönelen öz taşımaktadır.
Buradan hareketle, ayrımcılığın hedefinin,
bireylerin, grupların ya da halkların (bakınız yukarıda “hakkın
öznesi/sahibi” bahsi) taşıdıkları belirli özelliklerden ötürü,
hak sahipliğinde, haklardan yararlanmada ve muhatap olunacak
muamelede eşitliği ortadan kaldıran ya da eşitliğe zarar veren
herhangi bir farklılık oluşturma/ayırma (distinction), dışlama,
kayıtlama yahut öncelik verme/kayırma özellikleri arz eden
siyasa olduğu anlaşılmaktadır.
Neyin ayrımcılık oluşturabileceğini tespit
etmek bazen oldukça kolaydır. Diyelim ki, sırf zenci oldukları
için beyazların yararlandığı bir çok haktan yoksun bırakılmaları
durumunda zencilere karşı bir ayrımcı siyasanın varolduğunu
söylemek görece kolay bir saptamadır. Ne var ki, ayrımcılık
her zaman bu denli açık değil, daha örtülü biçimde, eğer anlatım
abartılı sayılmayacaksa daha sinsi şekilde yapılıyor olabilir.
Hatırlatmak uygun olacaktır ki, bu tür örtülü/dolaylı ayrımcılık
tezahürlerinin yakalanması, bilhassa mevzuat düzleminde bakıldığında
eşitlik açısından sorun arz etmeyen hallerde zorlaşmaktadır.
Buna bir de, eğitim sonucu edinilen anlayış, yaklaşım tarzı
ve değer yargıları çerçevesinde, pekala ayrımcı nitelik taşıyan
siyasayı gözden kaçırma riski eklenmelidir. Mesela, “üstün
kültür” klişesiyle biçimlenen bir anlayış sahibi için, onu
temsil etmeyen bütün kültürler “aşağı” sayılmış olduğundan,
o kültür çevresinin mensuplarına karşı en azından olası bir
ayrımcı siyasanın gizil zemini hazırlanmış demektir.
Azınlık hakları
Azınlık haklarının tanınması ve korunmasına
ilişkin görece yakın tarihli somut gelişme 19. Yüzyılın sonları
ile 20. Yüzyılın başlarında görülmüştür. Bu evrede ikili ya
da çok taraflı andlaşmalarla azınlıkların korunması gündeme
gelmiştir. Bu andlaşmalarda azınlıklara tanınan haklar, hem
bireysel hem de kolektif nitelik göstermektedir. İki yönlüdür.
Birincisi, çoğunluğun sahip olduğu ve yararlandığı haklardan,
ayrımcılık olmaksızın, azınlıkların da sahip kılınarak yararlanmasını
sağlamaya yönelir. İkincisi, azınlığın kendine özgü niteliklerini,
olası bir çoğunluk müdahalesine karşı koruyabilme güvencelerini
temin etmeyi hedefler.
Birinci Dünya Savaşı sonrası andlaşmalarında
yerin verilen azınlık haklarına göz atıldığında, öngörülen
amacın, azınlıkların zor kullanılarak yapılan asimilasyona
karşı korunması; azınlık mensuplarının siyasal katılımına
olanak tanınması, onların grup kimliğinin saklı tutulmasının
sağlanması ve nihayet eşitliğin ve ayrımcılık yapılmamasının
güvence altına alınması olduğu görülmektedir.
MSHS (md.27): “Etnik, dinsel ya da dilsel
azınlıkların mevcut bulunduğu bir Devlette, bu azınlıklara
mensup kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleriyle birlikte
toplu olarak, kendi kültürlerine sahip çıkarak bunları uygulamak,
kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmek ve uygulamak
yahut kendi dillerini kullanmak haklarından yoksun bırakılmayacaklardır.”
UNESCO tarafından kabul edilen “Ulusal ya
da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları
Bildirisi (md.1/1): “Devletler, kendi ülkelerinde yer alan
azınlıkların varlığını ve ulusal ya da etnik, kültürel,
dinsel ve dilsel kimliklerini koruyacak ve kimliğin geliştirilmesi
koşullarını destekleyecektir.”
Ayrıca bkz., Avrupa Konseyi’nin hazırladığı
“Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme”,
vd.
Azınlığın tanımlanmasına ilişkin tam bir konsensus
sağlanabilmiş değildir. Bununla birlikte genel kabul bulan
tanım denemesinde şu unsurlar göze çarpmaktadır: Azınlık,
bir Devlette nüfusun bütünü içinde sayısal açıdan daha küçük
olan ve üstün/egemen pozisyonda bulunmayan gruba karşılık
gelir. Azınlığın mensupları, nüfusun çoğunluğunu teşkil edenden,
etnik, dinsel ya da dilsel açılardan farklı karakteristiklere
sahiptir. Azınlığa mensup olanlar, bir dayanışma ruhu içinde,
kendi kültürel, geleneksel, dinsel ve dilsel karakteristiklerini
koruma çabası ve arayışı içindedirler.
Azınlıkların korunmasında ciddi mesele, azınlığa
mensup bireylerin ya da azınlık gruplarının, o Devlet içinde
çoğunluğu teşkil eden grup bakımından, kurumsal açıdan düşünüldüğünde
de mevcut politiko-juridik düzen bakımından bir tehdit unsuru
olarak değerlendirilmeleridir. Dolayısıyla, azınlığa yaklaşım,
deyiş aşırı olmayacaksa, ülke içinde bulunan bir tür uyuyan
düşman şeklinde olmaktadır. Azınlık haklarını tanımak, uzun
ya da kısa erimde, ama bir şekilde, ülke bütünlüğünü tehlikeye
düşürmek ile bütünleştirilmektedir.
Buradan bakıldığında, bir ülkede azınlık gruplarının
çokluğu ve ülke nüfusu içinde ihmal edilemeyecek orandaki
niceliği ile, azınlık haklarının tanınması ve korunması konusunda
duyulan tedirginlik arasında doğru orantılı bir ilişki olduğu
da saptanabilmektedir.
Azınlık hakları konusunda muğlak alan ve çoğu
kez de kolayca istismar edilen husus, bu hakların ne olduğuna
dair bilgi zaafıdır. Oysa, burada hak olarak düzenlenen konular,
diğer insan haklarından farklı değildir. Örneğin, kendi dilini
kullanabilme; dinine sahip çıkma ve ibadet edebilme; bulundukları
ülkede kültürel, dinsel, sosyal, ekonomik ve kamusal yaşama
etkili biçimde katılabilme; ulusal ya da bölgesel düzlemde,
o ülkede yürürlükteki mevzuata aykırı düşmeksizin, karar alma
süreçlerinde yer alabilme; kendi örgütlerini kurabilme hakları
gibi.
Bu durumda akla makul bir soru gelmektedir:
Bu tür haklar, o ülkede yaşayan herkes için geçerli olduğuna,
tanınması ve korunması gerektiğine göre, genel insan hakları
söylemi niçin yeterli görülmemekte; özellikle azınlık hakları
kategorisi oluşturulmaktadır? Bu sorunun yanıtı tarihsellikle
belirlidir. Şöyle ki: Genel insan hakları söylemi içinde azınlığa
mensup olanlar, eşitliksizci, ayrımcı nitelikteki düzenlemeler
ve uygulamaların muhatabı olduklarından spesifik hak kategorisi
oluşturma gereksinimi ortaya çıkmıştır.
Yukarıdaki tespiti açmak için şu örnek verilebilir.
Genel olarak insan hakları tanındığına göre, diyelim ki, kadın
haklarına ya da çocuk haklarına yahut özürlü haklarına ilişkin
ayrı kategorilere nasıl ki ihtiyaç olmadığı söylenemiyorsa
ve güçsüz grupların/(korunmaya özel gereksinim duyanların)
haklarının ayrıntılandırılması ve tanınması nasıl ki ve ne
denli gerekiyorsa, aynı biçimde azınlık hakları da böyle bir
zorunluluğun neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla,
azınlık hakları, kendi spesifik bağlamında, bir ülkede çoğulculuğun
ve çok sesliliğinin de unsurlarından birisidir.
Bu veriler ışığında, ders kitaplarını “azınlık
hakları” gözlüğü ile tararken en başta dikkate alınabilecek
ölçüt, farklı olduğunu düşüneni ve söyleyeni, öyle olmadığı,
çoğunlukla aynı olduğu yönünde oluşturmaya çalışan bilgi sunumu
ve takdim tarzı/üslubudur. Bunun yanı sıra, azınlığı küçülten,
aşağılayan ya da aleni yahut örtülü dışlayan söylem dikkate
alınabilir.
Günlük konuşma diline girmiş bazı örnekler
herkesin malumudur. Örneğin, hakaret maksadıyla kullanılan
“çingene” sözcüğü, bir küfür olarak “Ermeni dölü” ifadesi,
pek yaygın yer verilen “gavur” sözü, “Rumların adi millet
olduğu”, “Arapların pisliği”, “Kürtlerin dağ Türkü olduğu”,
“Kürtçe’nin birkaç yüz sözcüklü bir ağız olduğu, dil olmadığı”
gibi.
Öte yanda, azınlıklara tanınan hakların (uygulamada
ne denli geçerli olduğu meselesi bir yana), ülkenin zayıf
düştüğü, azınlıkların dış güçlerle işbirliği yaparak bunları
dayattığı şeklindeki bir çerçevede sunulması sorunu da gözden
kaçırılmamalıdır. Buradaki gizli tehlike, azınlık haklarının
aslında olumsuz nitelik taşıdığı, güçsüzleşmenin talihsiz
sonucu olduğu doğrultusundaki bir anlayışı empoze etmesinden
kaynaklanmaktadır.
Nihayet, azınlıklar konusunda karşılaşılan
yaygın bir olumsuz yaklaşım da, bu konudan hiç söz edilmemesi,
yani tümden yadsınmasıdır. Bu sorun üzerinde de hassasiyetle
durulması gerekmektedir.
Hak/özgürlük hangi ilişki düzeneğinde ele
alınabilir?:
Yukarıda değinildiği üzere, İnsan Hakları
Hukuku bağlamında düşünüldüğünde, Devlet/otorite ve birey
ilişkisi esastır. Elbette ki, birey-birey ilişkisinde de haklar,
ödevler, uyulması gereken ilke ve kurallar vardır. Bunlar
da hukukun diğer alt disiplinlerinin konusudur.
Hak/özgürlük kavramı üzerinde durulurken,
bunun sıklıkla yetki kavramı ile karıştırıldığı görülmektedir.
Yetki denildiğinde, kural olarak, organların erkinden söz
edilmektedir. İşte bu erk karşısında, bireye yapabilirliklerinin
hukuksal gücünü veren araç haktır.
Hakkın bir diğer temel işlevi, bireyi, erk/güçlü olan karşısında
korumaktır. O halde, haktan söz edildiğinde, bir yanda olası
talepte bulunma olanağına sahipliğe, öte yanda hakkın konusunu
teşkil eden alanda bir tür dokunulmazlıktan, korunmadan yararlanmaya
gönderme yapılmaktadır.
Diğer bir bakış açısıyla, hak, otoriteyi sınırlamanın bir
enstrümanıdır. Bu nedenle, arka yüzde, güçlü-güçsüz ilişkisini
dikkate alır ve güçlünün/Devletin tasarrufta bulunma kudretine
bir çerçeve çizmeyi hedefler.
Otoriter zihniyetin tipik iki tezahüründen söz edilebilir.
İlki, Devlet otoritesinin tanıdığı alan, konu ve çerçeve içinde
bireyin hakkı vardır ve bundan ibarettir. İkincisi, sınırlanması
gereken erk değil, bireye tanınan haktır. O halde “haksız/aykırı”
duruma düşmemek için, birey, tanınan ile yetinmeli (belki
de, şükran duymalı) ve çizilen oyun alanı sınırlarına da riayet
etmelidir. Bu yaklaşıma göre düşünüldüğünde, hak, bireye sunulmuş
olanaklar bütünü olmaktan çok, ona “hattı hareket tarzını”
çizen araç haline gelmektedir ve onu hak edenlere bağışlanan
bir ödül kimliği yüklenmektedir.
O halde, insan hakları eğitimi özelinde temel sorun, hakkı
içeriğinden boşaltan bu anlayış aktarımını kırmaktır.
Hukukçular arasında bile yaygın bir sapma
teşkil ettiği için, ders kitaplarında daha kolaylıkla rastlanılabilen
bir diğer dayatma, hakların tümünün sınırlamaya tabi olduğu
yanıltmacasıdır. Oysa, hiçbir koşulda, zamanda ve yerde sınırlandırmaya
konu kılınamayacak türde haklar da bulunmaktadır. Hatta o
kadar ki, sadece olağan/normal rejimde sınırlandırılmazlık
değil, bütünüyle istisnai özellik arz eden olağanüstü rejimde
de (bunun en uç örneği, savaş halidir) hiçbir biçimde kayıtlanamayacak,
aykırı önleme konu olamayacak haklar bulunmaktadır. Somutlaştırmak
gerekirse, işkenceye tabi tutulmama; kölelik-kulluk yasağı
gibi bir dizi hak/özgürlük işte bu anılan sınırlandırılamaz
ve aykırı önleme konu olamaz haklara örnek teşkil eder.
İnsan Hakları Kavramının Felsefe Açısından
Temellendirilmesi
Prof. Dr. Betül ÇOTUKSÖKEN
Her birey (: tek olan) gibi insani birey de -ancak bir bölümüyle
kendisine ait ya da bağlı olanı içeren- bir dışdünyada yaşar.
Doğal ve kültürel olanın bir tür toplamı olan dışdünyayı insan,
düşünme ve dil edimleriyle "kendisinin" kılar.
İnsan; başka bireylerle, teklerle, dışdünya ile, düşünme dünyasıyla
ve dille olan ilişkilerini kavramlaştırır; başka bir deyişle
olup bitene düşünsel ve dilsel sınırlar çizer. İnsan bir bakıma
kendisi gibi olan diğer insani bireylerle olan iletişimini
de varolanın bir tür çerçevesi olan kavramları aracılığıyla
kurar. İnsan, yapısı gereği tümel nitelikler gösteren kavramlar
ve onların dildeki yansımaları olan sözcükler aracılığıyla
başkalarıyla, kendisi gibi olmayanlarla karşılaşır. İnsan;
doğası gereği birey, aynı zamanda da "tekil" varlık
olarak, düşünme ve dil düzleminde başkalarıyla buluşur. O
andan itibaren de tekil-tümel ya da bireysel-toplumsal olan
arasındaki gerilim başlamış demektir.
İletişim ilişkileri bağlamındaki bu gerilim, dışdünyada somut-tekil
başvuru noktası olan kavramlar/dilsel anlatımlar söz konusu
olduğunda o denli sorunlu değildir. Çünkü dışdünyada bir şekilde
gösterilebilecek, varlığından haberdar olunacak ya da olunabilecek
şeyler (: nesneler) konusunda uzlaşmak pek sorun yaratmaz
ya da yaratmayabilir. Ancak dışdünyada doğrudan bir başvuru
noktası olmayan, somut-tekil varlığı olmayan, yapısı itibariyle
tümel olan (: daha baştan kavramsal olan) karşılaşma/buluşma
noktaları, büyük sorunlara yol açmaktadır. Bu kavramlar, insan-insan
ilişkisinden doğmaktadır. En az iki insanı gerektiren ilişkide,
her bir tek insanın aynı zamanda toplumsallığından edindiği
zihinsel (: kavramlar, tasarımlar, imgeler) ve dilsel (: sözcükler,
terimler) yapılar iletişim bağlamında yansıtılır. Çoğun dilsel
ifade aynıdır; ancak dilsel olanın ardındaki zihinsel yapı,
büyük farklılık gösterir. İnsan ilişkilerini imlemek üzere
kullanılan ifadeler neredeyse bir keyfilik içinde gündeme
getirilir. Tam da bu noktada, tekil ile tümel gerilimi çatışma
olarak kendini gösterir. Çünkü bireyler arasında yaşanan tekil
durum, ilkin saptanma düzeyinde ve buna bağlı olarak doğru
bir biçimde (: gerektiği gibi) ele alınmayabilir; adı doğru
bir biçimde konulmayabilir. Adın doğru konulmayışının belirleyicisi
zihinsel arkaplandır. Çünkü farklı zihinsel kavrayışlara bağlı
olarak, bireyler/kişiler aynı addan birbirinden çok farklı
şeyleri anlayabilirler. Böyle bir durumda dil bağlamı ortak,
düşünme bağlamı ise bambaşkadır. İnsanların "insan hakları"ndan,
"laiklik"ten, "demokrasi"den farklı şeyleri
anlamalarında olduğu gibi.
Buraya kadar yapılan belirlemeler iki farklı düzleme işaret
ediyor: varolma düzlemi ve bilme düzlemi. Felsefi düşünüş
biçimi her şeyden önce bu iki düzlemi bilinçli bir biçimde
ayırt etme ihtiyacını duyar. Böyle bir ayırt etme çabası,
varolanla bilme edimleri arasında bir mesafenin olduğu konusunda
düşüneni uyarır. Ancak düşünmenin —bir bakıma— doğallığı içinde
çoğu kimse bu durumun farkına varmaz; farkına varıldığı an,
felsefi düşünme biçimi başlamış demektir.
Öyleyse, insan yaşadıklarını bilme konusu yaparken, yaşadıklarıyla
kendisi arasına mesafe koyan ve bu mesafeyi zihinsel yapılarla
kavramlaştıran bir varlıktır. Böyle bir çözümlemede benimsenen
varlık anlayışı (: ontoloji), her varolanın tekillik, bireysellik
içinde varolduğuna ilişkindir. Böyle bir yaklaşıma eşlik eden
bilgisel yaklaşım (: epistemoloji) ise nesne kılınmak üzere
varolanla, düşünen (: özne) arasındaki ilişkide kavramların
(: tümellerin), tasarımların, imgelerin varlığını da hesaba
katan türde bir epistemolojidir. Daha açık bir deyişle, bilen
ve bilinen arasındaki ilişkinin bir bakıma kendi doğallığı
içinde, toplumsallıktan, kültürellikten ve tarihsellikten
kaynaklanan kavramsal bir örgü aracılığıyla kurulduğunu ileri
süren bir anlayıştır, yaklaşımdır. Öyleyse, varolan ile düşünen
arasındaki ilişki, tam anlamıyla doğrudan olan bir ilişki
değil, şu ya da bu yolla kazanılmış kavramlar aracılığıyla
kurulan bir ilişkidir.
Daha önce söylediklerimizle bağlantılandıracak olursak, dışdünyada
doğrudan başvuru noktası (: imlem) olmayan durumlar, oluşumlar
için ortak bir payda oluşturmak güçtür ve bu edim büyük bir
sorumluluğu beraberinde getirmektedir. Durum böyle olunca,
"bireysel"-"toplumsal" gerilimini günümüz
koşullarında "yerel"-"küresel"-"evrensel"
arasındaki gerilime, hatta çatışmaya bağlı olarak yaşayan,
çoğun çatışmanın öznesi olan kişiler, kendi durumlarına çözümlemek
ve çözmek üzere yöneldiklerinde onları bekleyen nedir? Bu
kişiler daha ayrıntılı bir biçimde düşündüklerinde, insan
hakları kavramına sağlıklı olarak nasıl ulaşabilirler? Ayrıca
bu iki sözcüklük deyişi (: insan hakları) ezbere kullanmak
istemiyorlarsa, zihinsel düzeyde ne yapmalıdırlar? İlkin nasıl
düşündükleri, düşünülen kavramlara nasıl bir varlık alanı
ayırdıklarını bilinçli olarak ortaya koymalıdırlar.
Kavram örgüsünde "insan hakları" kavramına hiç yer
vermeyenler için bu bağlamda herhangi bir sorun yoktur. Kavram
örgüsünde "insan hakları" kavramına ezbere bir tutum
içinde yer verenlerin, konuyu yeterince temellendiremedikleri,
gerekçelendiremedikleri açıktır. Bu, en sık rastlanan durumdur.
Öyleyse kavram örgüsünde bu kavrama ezber bir tutum içinde
yer vermeyenlerin yapacakları temellendirmeler, gerekçelendirmeler
büyük önem taşımaktadır. Kuşkusuz, burada felsefi bakış, temelde
olana işaret etmektedir. Bu durumda söz konusu kişiler şu
soruları yanıtlamak zorundadırlar: "İnsan hakları nedir?",
"insan hakları kavramı nasıl temellendirilir?",
"insan hakları nasıl korunur?", "hakları korumanın
önündeki engeller nelerdir?" Bu sorular, sorulma va yanıtlanma
sürecinde birbirine bağlı sorulardır. Ayrıca bu soruların
yanıtlarının doğru bir biçimde verilebilmesi için yukarıda
kısaca sözü edilen ontoloji ve epistemolojinin insan bağlamına
taşınması gerekmektedir.
Burada yandaşı olunabilecek tutumun ana nitelikleri şunlardır:
İnsan değişebilir/değiştirilebilir ilinekler, özellikler toplamıdır.
Bu belirleme, insan anlayışının temeline adcı bir ontolojiyi
yerleştirmektedir. Adcı ontolojinin karşıtı ise özcü ontolojidir.
Buna göre de insanın değişmez, sabit bir özü vardır. Adcı
ontoloji aynı zamanda hiyerarşik açıklamaları da reddeder.
İnsanı bir olanaklar varlığı olarak, açık varlık olarak görür.
Ayrıca bu ontoloji insanı, düşünme ve dil yetilerini kullanan,
sadece "animal vitale" olmayan, aynı zamanda "animal
rationale" olarak dışdünyayı kendi dünyası kılan bir
varlık olarak görür. Bu son belirleme, insanlar arasındaki
ortak paydayı işlevsel bir çerçeve olarak değerlendirir. Yaratıcılık
ve eleştirellik gibi temel niteliklerle donatılmış olan düşünme
ve dil edimleri, toplumsallık, kültürellik ve tarihsellikte
somutlaşmak-tadırlar.
Bu temel belirlemelere göre her insan, toplumsal-kültürel-tarihsel
bir varlık olarak başka bir insanla karşılaşır. Karşılaşma
anlarında yaşanan gerilim büyük ölçüde dışdünyada somut, algılanabilir
nesnesi olmayan kavramlara ilişkindir. Gerilim, özcü bakış
açısına sahip olanların kendi aralarında yaşanabileceği gibi,
özcü olanlarla öyle olmayanlar arasında da yaşanabilir. Ayrıca
söz konusu gerilim, kişilerle kurumlar arasında da yaşanabilir;
hatta zaman zaman çatışmalı durumlar da ortaya çıkabilir.
Gerekçeli düşünme edimlerinin sergilendiği, bilginin egemen
olduğu ortamlarda gerilim, çatışmaya dönüşmeyebilir. Öyleyse
gerilim bireysel-toplumsal-kamusal alan arasındadır.
Bu alanlar yaşamın bütünlüğü içinde iç içe geçen halkalar
gibidir. Birey, toplum içinde bu geçişleri akıl varlığı olarak,
yaşanan duruma göre birbirinden ayırt edecek nitelikle eğitilmelidir.
Birey, bir tekil varlık olarak, verilecek bu eğitim aracılığıyla,
bireyselliğine, toplumsallığına, kamusallığına ilişkin bilinci
kazanmalı ve özerk bir biçimde sınırların çizebilmelidir.
Her insanın birey olarak ve aynı zamanda tekil bir varlık
olarak toplumsal alanın ve kamusal alanın da öznesi olduğu
konusunda eğitilmesi; ayrıca yaşama alanının geleneğe, alışkanlıklara
bağlı olan yanı ile hukuka bağlı olan yanı arasındaki dengeleri
koruyacak ve geliştirecek şekilde eğitilmesi gerekmektedir.
Böyle bir yetişimin içinden geçilmediği takdirde, kişinin
kendine ya da başkalarına yönelik haklarından ve bu hakların
korumasından söz edilemez. Bu bağlamda, insan haklarının her
şeyden önce bireyin hakları olduğu açıktır.
Öte yandan bireyin haklarının korunması sürecinde, toplumsallık
ve kamusallık büyük önem taşır. Çünkü birey, toplumla karşılaşmasında
ancak kendi bireyliğini, tekilliğini yaşayabilir. Toplumsal
olanla ilişkisinde her türlü değeri yaratan insan, kişi olarak
kendini gerçekleştirir ve bu bağlamda da etik olanın önceliği
gündeme gelir. Toplumsal olanın bir ölçüde; kamusal olanın
da bütünüyle çerçevesini çizen de hukuksal yapıdır. Kamusal
olanın temelinde toplumsallığın olması gibi, hukuksal olanın
temelinde de etik olan vardır. Öyleyse, temelde bireyin hakları
olan insan hakları kavramının temellendirilme sürecinde belli
bir insan (: antropolojiye), varlık (: ontoloji) ve bilgi
kavrayışına (: epistemoloji) ihtiyaç vardır.
Bireysel-toplumsal-kamusalın, yerel-küresel-evrensel olanla
ilişkilerine gelince: bireysel ve toplumsal olan daha çok
yerel ve küresel olanla bağlantılı kılınabilir. Evrensele
uzanış kamusal olan üzerindendir. Nitekim son zamanlarda üzerinde
durulan "ulusalüstü hukuk" kavramı, ne doğrudan
bireysel olana çağrıda bulunmaktadır ne de toplumsal olana;
onun çağrısı olsa olsa kamusal olana ilişkin olabilir. Burada
küresel-evrensel ayırımı bilinçli olarak yapılmıştır. Çünkü
küresel olan yaygın yerelden başka bir şey değildir.
Tam da bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: evrensel
olanın ölçütünü ne verir? Evrenselin ölçütünü antropolojik
bakış açısı verir: insanı bir olanaklar varlığı olarak, açık
bir varlık olarak görmek ve hiçbir zaman insanı araç olarak
kullanmamak, amaç olarak almak ve buna bağlı olarak da insana
saygı duymak.
Bireysel, toplumsal, kamusal olan bu türden etik yapılanmaya
bağlı olarak kurulduğunda ancak insan hakları korunabilir.
Söz konusu alanlar ayrışması, her tek insan için bir davranış,
eylem ölçütü oluşturur aynı zamanda. Çünkü her tek insanın
sahip olduğu ayrımların "ayırımcılık"lar için ölçüt
olmasının önüne geçer. Her tek insanın kendine ait özel alanını
güvence altına aldığı gibi, başkalarıyla paylaştığı yaşama
alanlarının da (: toplumsal-kamusal) etik ve hukukla güvence
altına alınmasını sağlar.
Öyleyse: insan haklarını korumanın önündeki olası engelleri
belli bir insan, varlık ve bilgi yaklaşımıyla aşmayı amaçlamak
yapılacak en önemli iştir. Bu konuda bilinçleri aydınlatmak
gerekiyor. Her şeyden önce vazgeçilmesi gereken tutum, özcü
ontoloji ve o temele bağlı olarak yükselen hiyerarşik, ayırımcı
bakış açısıdır. Bireysel farkları (: ayrımlar) ayırımcılık
yapmak üzere öne çıkarmak, kültürel ögelere saygıyı insana
saygının önüne geçirmek, hakları korumanın önündeki en büyük
engelleri oluşturmaktadır. Bu belirlemeleri çok çeşitli biçimlerde
insan dünyasında rastlanan örneklerle somutlaştırmak mümkündür.
İnsan hakları konusunda edinilecek bilinç, sorunlu durumların
keşfedilmesinde ve teşhis edilmesinde (: adının sağlıklı bir
biçimde konulmasında) bir anahtar gibi iş görecektir.
İLKÖĞRETİM VATANDAŞLIK VE İNSAN HAKLARI
EĞİTİMİ DERS KİTAPLARINI İNSAN HAKLARI AÇISINDAN GÖZDEN GEÇİRME
İLKELERİ
Prof. Dr. Füsun Üstel
GİRİŞ
İlköğretim ve ortaöğretimde kullanılmakta
olan ders kitaplarının insan hakları açısından gözden geçirilmesine
yönelik bir çalışma, öncelikle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından
kabul edilen ders programlarının incelenmesini gerekli kılmaktadır.
Söz konusu ders programları, gerek her dersten beklenen “amaç-davranış”
ilişkisi, gerekse kitaplarda yer alacak ünite ve konu başlıkları
ile arabaşlıkları (ve altbaşlık) bütünüyle belirlemesi açısından
kitap yazarlarına çok sınırlı bir özgürlük/yaratıcılık alanı
bırakmaktadır. Bu açıdan DKİH projesi, hareket noktası olarak
ders programlarının insan hakları eğitimi açısından tartışılmasını
hedeflemelidir.
İlköğretim Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi
Dersine yönelik olarak tartışılması gereken husus, bu dersin
orta öğretime kaydırılmasının (en azından bir bölümünün) demokratik
vatandaşlık bilincinin geliştirilmesi anlamında daha yararlı
olacağıdır.
Bu çalışmanın ilk bölümünde a. “Vatandaşlık ve İnsan Hakları
Eğitimi Programının Uygulanmasıyla İlgili Açıklamalar”; b.
“Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Dersinin Genel Amaçları;
c.“Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Dersi 8. Sınıf Özel
Amaçları”, d. “Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Dersi
Ünitelerinin Genel Amaçları” incelenecektir. Söz konusu belgeler
Ekte (1,2,3 ve 4) verilmiştir.
Çalışmanın ikinci bölümünde ise, Prof. Dr.
Nihat Bilgen’in koordinatörlüğündeki yazar kadrosu (Fehimdar
Çiftçi, İlhan Yüksel, Recep Yıldız, Mehmet Kıvrak, Rıza Öztürk,
Alaattin Cereno ve Faruk Efe) tarafından kaleme alınan ve
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında yayımlanan İlköğretim
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi-8 ders kitabının içeriği,
genel hatları itibariyle bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır.
I. Vatandaşlık ve İnsan Hakları
Eğitimi Programı (8. Sınıf)- Program ve Amaçlar Açısından
Değerlendirme Denemesi
a. “Vatandaşlık ve İnsan
Hakları Eğitimi Programının Uygulanmasıyla İlgili Açıklamalar”
metninde “İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi İlköğretim
ve Lise Kitaplarını İnsan Hakları Açısından Gözden Geçirme
İlkeleri” ne ters düşen ifadeler yer almamaktadır. Burada
sorunlu (dolayısıyla da tartışılması gereken) iki madde bulunmaktadır:
8. Madde: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin insan haklarına
saygılı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğu
uygun olan her ortamda vurgulanır.” ve 13. Madde: “Bu derste,
Atatürk İlke ve İnkılâpları’nın benimsetilmesi açısından önemli
eğitim ortamları hazırlanır.” 8. Madde Türkiye’deki antidemokratik
uygulamaları ve fiili insan hakları ihlalllerini görmezden
gelmeye yöneliktir. 13. Madde, resmi ideolojinin ders kitaplarını
bir endoktrinasyon aracına dönüştürmesiyle ilgili daha genel
bir sorunun (dolayısıyla da tartışmanın) parçasıdır. Üstelik
“Atatürk İlke ve İnkılâpları’nın benimsetilmesi”ne yönelik
ayrı bir dersin varlığında Vatandaşlık ve İnsan Hakları eğitiminin
temel kaygısının ve hedefinin ne olması gerektiği ayrıca tartışılmalıdır.
b. “Vatandaşlık ve İnsan
Hakları Eğitimi Dersinin Genel Amaçları” metninde İnsan Hakları
Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi İlköğretim ve Lise Kitaplarını
İnsan Hakları Açısından Gözden Geçirme İlkeleri”ne ters düşen
bir yaklaşım gözlemlenmemektedir. Ancak birkaç sorunlu alan
tesbit edilmiştir. Bunlardan ilki (eğer), 1-15 arasındaki
amaçların sıralaması MEB’in söz konusu ders ile ilgili “amaçlar
önceliğini” gösteriyorsa, söz konusu amaçların hem kendisi,
hem ifade ediliş tarzı, hem de öncelikler temelindeki yeri
tartışmalıdır. (Bu konu gruptaki felsefeci, hukukçu ve siyaset
bilimcilerin tartışmasına açılmalıdır.) Öte yandan MEB’in
söz konusu “Genel Amaçlar”ı sıralamasında gelişigüzellik/savrukluk
söz konusu ise, kaleme alınacak son rapora bu husus (belki
de bütün ders programları ile ilgili olarak) eklenmelidir.
İkinci sorunlu alan, 13. (“Atatürk İlke ve İnkılâplarının
insan haklarıyla ilişkisini kavrayabilme”), 14. (“Atatürk’ün
insan haklarına verdiği önemi kavrayabilme”), ve 15. Maddeyle
(“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ ilkesinin insanlık için taşıdığı
önemi takdir ediş”) ilgilidir. 13. Madde insan haklarının
evrensel kabullerinde “zorlama/sapma”ya yol açması bakımından
sakıncalıdır. 14. Madde, insan haklarının dinamik yapısını
dikkate almamaktadır ve bu anlamda anakroniktir. 15. Madde
ise, genel bir barış konseptinden hareket etmemektedir.
c. “Vatandaşlık ve İnsan
Hakları Eğitimi Dersi 8. Sınıf Özel Amaçları” metninde de
yine yukarıda yer alan “amaçlar önceliği” ile ilgili “gelişigüzellik”,
söz konusu dersin öğrenci açısından sağlayacağı yarar konusunda
kuşku uyandırmaktadır. İkinci (ve programın “ruhu” açısından
daha da önem taşıyan) husus, “özel amaçlar” ın önemli bir
bölümünü oluşturan “tehdit ve güvenlik” eksenli devlet tasarımıdır
ve insan hakları eğitimi açısından sakıncalıdır. Nitekim Ekte
de görüleceği üzere, ünitelerin amaç ve davranış sayısı açısından
dağılımını gösteren tablo, burada çok bilinçli bir manipülasyonun
olduğunu ortaya koymaktadır. I. Ünite ve II. Ünite (“Devlet,
Demokrasi, Anayasa, Vatandaşlık, Vatandaşlık Hakları ve Sorumlulukları”
ile “İnsan Haklarının Korunması”, III. ve IV. Ünite ile (“Milli
Güvenlik ve Milli Güç Unsurları” ile “İnsan Haklarının Korunmasında
Karşılaşılan Sorunlar”) oransal olarak eşit bir yere/ağırlığa
sahiptir. Söz konusu hususlar, kitabın içeriğine ilişkin değerlendirme
bölümünde yeniden ele alınacaktır.
d. “Vatandaşlık ve İnsan
Hakları Eğitimi Dersi Ünitelerinin Amaç ve Davranışları” metni,
Türk milli eğitim sisteminin pedagojik bakış açısını (söyleme/yazma
formülü) yansıtmaktadır. Bu bakış açısı, Vatandaşlık ve İnsan
Hakları eğitiminin amaç ve hedefleri açısından ayrıca tartışılabilir.
Yine bu metinde yer alan amaç ve davranışlar sıralamasının
pedagojik anlamda “nitelikli” bir insan hakları eğitimi açısından
yanlış (ya da gelişigüzel) kurgulandığı görülmektedir. Bu
metindeki (dolayısıyla da kitaplardaki) bir başka sorun da,
I. Ünitenin 5. Amacını oluşturan “Türk kadınının toplumdaki
yerini fark edebilme” maddesiyle ilgilidir. Bu konuda öngörülen
maddeler Ek’te de görüleceği üzere, “1. Türk toplumunda kadına
önem verildiğini tarihimizden örneklerle açıklama. 2. Günümüzde
Türk kadınının üstlendiği görevleri örneklerle açıklama. 3.
Kadınların Cumhuriyet yönetimi sayesinde elde ettikleri hakların
neler olduğunu açıklama. 4. Atatürk’ün kadın haklarına verdiği
önemi belirten sözlerden örnek verme” dir. I. Ünitenin “Konular”ı
içinde “kadın”, vatandaşlık hakları bağlamında ele alınmakta
ve “sosyal haklar” (a.Türk kadınının toplumdaki yeri) ile
“ekonomik haklar” (a. Türk kadınının çalışma hayatındaki yeri)
içinde bir madde/altbaşlık ile zikredilmektedir. Bu biçimiyle
kadın yurttaş, genel çerçevenin içinde zoraki olarak, adeta
farklı bir kategori olarak yer almaktadır. Nitekim, “kadın”
ile ilgili a. Maddelerinden (altbaşlıklarından) sonra b. Altbaşlığının
yer almaması konunun sistematiği ile ilgili ayrı bir sorun
oluşturmaktadır. Konunun sistematiğine zorla dahil edilen
bu alt başlık,“Türk kadını”nın siyasal haklarını kazanması
olgusunun vatandaşlık hakları içinde ele alınan “siyasal haklar”
altbaşlığı içinde değil, ama “ Türk kadınının toplumdaki yeri”nde
değinilmesi sonucunu vermektedir.
6., 7. ve 8. amaçlar, a. Yurttaş kimliğinin tanımlanma ve
inşasındaki Atatürk referansı; b. Yurttaşlık hak ve görevlerinin
genel çerçevesinin çizilmesinde, vurgunun yurttaşlık hakları
değil, ama görev ve sorumlulukları üzerinde olması nedeniyle
tartışmalıdır.
II. Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi
(8. Sınıf) Ders Kitabını Sistematik ve İçerik Açısından Değerlendirme
Denemesi
a. “Devlet, Demokrasi, Anayasa,
Vatandaşlık, Vatandaşlık Hakları ve Sorumlulukları” başlığını
taşıyan ve genelde öğrencilere kavramsal bir çerçevenin verildiği
1. Ünitenin temel sorunu, kavramların somut yanlışlıklar içeren,
yanlış anlamaya imkan veren, maksadı aşan ya da değer yargısı
taşıyan bir biçimde öğrenciye aktarılmasıdır.
Örnek 1: s. 12 “...devlet, insanların bütün ilişkilerini düzenleyen
bir kurumdur.”
Örnek 2: s. 13 “Devlet, sosyal bir varlık olarak, kendi yapısının
kanunlarına dayanan, sürekli bir kurumdur.”
Örnek 3: s. 14 “Yarı Doğrudan Demokrasi: Bu demokrasilerde
halkı temsil eden, seçimle gelmiş yöneticiler vardır. Bu yöneticilerin
yetkileri sınırlı olduğundan kendi başlarına karar veremezler.
Alınan kararlar, hazırlanan yasalar halkın oyuna sunulur....”
Temsili Demokrasi: Günümüzde uygulanan demokrasi şeklidir.
Halk bu sistemde yönetime katılabilmektedir....”
Örnek 4: s. 15 “Vatandaş Kavramı: Vatandaş, aynı ülkede yaşayan
ve devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişi demektir.”
Örnek 5: s. 16 Kamu Kavramı: Toplumun tümünü kapsar...”
Örnek 6: s. 25. “Eski Türk toplumlarında aileye büyük önem
verilirdi. Kadının erkeğin yanında onurlu bir yeri vardı.
Bu durum devlet yönetiminde de görülmekteydi. (...) Kadınlar
hükümdar, vali, elçi olabiliyordu.”
Örnek 7: s. 35: “Millet; çoğunlukla aynı topraklar üzerinde
yaşayan, aralarında dil, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği
olan insan topluluğudur.”
b. II. Üniteyi oluşturan
“İnsan Haklarının Korunması” konusu (14 sayfa) genelde insan
hakları açısından sorunlu değildir. Ancak daha nitelikli,
insan haklarının korunması konusunda ufuk açıcı bir ünite
özelliği kazanmasına yönelik bir çalışma yapılabilir.
c. III. Üniteyi oluşturan
“Milli Güvenlik ve Milli Güç Unsurları” konusunun kesinlikle
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi (8) kitaplarından çıkarılması
gerekmektedir. “Tehdit ve tehlike” eksenli bir “Milli Güvenlik
Devleti” tasavvurundan hareketle biçimlendirilmiş olan bu
ünite, pedagojik kaygıların tamamen arkaplana itildiği ideolojik
bir anlayışı ortaya koymaktadır.
Örnek 1: s. 60 “Giriş: Bu ünitede, milli güvenliğimizi daha
iyi tanımanın yollarını, güvenliğin önemini, ülkemize yönelen
iç ve dış tehdit konularını öğreneceksiniz. Ayrıca terörün
milletlere verdikleri zararları, insanlara verdiği mutsuzluğu,
dünyaya getirdiği korkunçluğu daha iyi kavrayacaksınız. Günümüzde
savaşların yerine niçin terörün tercih edildiğini, devletlerin
birbirlerine karşı devamlı dost kalmalarının mümkün olup olamayacağını
yorumlayacaksınız. Terörle mücadelede bizlere düşen görevlerin
neler olduğuna karar verebileceksiniz. Ülkemizin jeopolitik
öneminden dolayı, her zaman dünya gündeminde adından söz ettireceğini
düşmanların ülkemiz üzerindeki emellerine bölücülük ve yıkıcılıkla
ulaşmak istediklerini daha iyi anlayacaksınız. Bu yüzden,
her türlü kaçakçılık olaylarına göz yumarak ülkemizi yaşanmaz
bir ülke, kötü ve çirkin amaçları çok bir millet gibi göstermek
istediklerini göreceksiniz. Bizim insanımızın bilmediği kötü
ve çirkin davranışları insanlarımıza normal davranış gibi
öğretmeye çalıştıklarını öğrenecek, bu üniteyi okuyunca Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni sevecek ve onun kurucusu Atatürk’ü
daha iyi anlayacaksınız.”
Örnek 2: s. 62 “..Türklere ‘Ordu Millet’ denilmiştir. Ordumuz,
ulusumuzun, huzur, güven ve gurur kaynağıdır. Ordumuz, demokratik
bir yönetim biçimi olan cumhuriyetimizin de bekçisidir.”
Örnek 3: s. 70. “Terörle Mücadelede Kişilere Düşen Görevler:
(Diğerlerinin yanısıra) Türk milli değer ve kültürüne bağlı
olmak (....);
Türk olmakla gurur duymak.”
Örnek 4: s. 77. “Yıkıcı, bölücü ve irticai örgütlerin ortak
oldukları nokta, Atatürk İlkelerine karşı olmalarıdır. Bu
yüzden, “resmi ideolojiye karşıyız” ifadeleri, Atatürk’ün
kurduğu Türk Devleti’nin temel niteliklerine karşı olmalarının
bir göstergesidir.”
d. IV. Üniteyi oluşturan
“İnsan Haklarının Korunmasında Karşılaşılan Sorunlar” konusu,
tümüyle ideolojik kaygıların bir ürünü olup, Türkiye’deki
insan hakları ihlallerine yöneltilen eleştirilere karşı, Devletin
bir tür “manifestosu” niteliğini taşımaktadır. Bu ünitenin
tümüyle çıkarılması gerekir.
Örnek 1: s. 92. “Türkiye’de insan hakları ihlalleri olduğu
hususunda, gerek içimizden, gerek dış dünyadan eleştiriler
ve baskılar gelmektedir. (...) Bu konuda gözden uzak tutulmaması
gereken nokta şudur; devlet, insan haklarının korunması için
etkin önlemler almasına rağmen, uygulamada kişisel hatalardan
kaynaklanan ihlaller söz konusu olabilmektedir. Bu durum dünyaya,
devleti suçu gibi yansımaktadır.”
Örnek 2: s. 90. “İnsan haklarının korunmasında kişilik özelliklerinden
kaynaklanan bazı durumlar da olabilir. Ön yargılı ve utangaç
olan, sert tavır ve tutum içinde bulunan, sinirli, inatçı,
korkak, bencil ve vurdumduymaz olan kişile, insan haklarının
korunmasında belli başlı engeller oluşturabilirler.”
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi
(8)- Genel Değerlendirme
1. Genelde kitabın bütününe
ilişkin temel sorun, ana vurgunun “yurttaş” üzerinde olmamasıdır.
Başka bir anlatımla kitaplarda “baş aktörün” yurttaş olduğu
yeterince vurgulanmamakta, “insanlar”, “halk” “Türkler” ya
da “millet” kavramlarının kullanımındaki sıklık, “yurttaş”ı
gölgede bırakmaktadır.
2. Hak temelli bir yurttaşlık anlayışı değil,
görev ve sorumluluk temelli bir yurttaşlık anlayışı egemendir.
3. Sivil bir yurttaşlık anlayışı yerine,
militan/militer bir yurttaşlık anlayışı egemendir.
4. Kitaplardaki “yurttaş profili”, bir değer
ve pratik olarak katılımcılığı yeterince vurgulamamaktadır.
5. “Türk” kavramının zaman zaman özcü bir
nitelik taşıması söz konusudur.
6. Ders programında öngörülen III. ve IV.
Üniteler, insan hakları eğitimi açısından bütünüyle sakıncalıdır.
7. Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi (8)
dersine daha nitelikli bir içerik kazandırılmasının yanısıra,
söz konusu dersin orta öğretime kaydırılması da pedagojik
açıdan daha olumlu sonuç verecektir.
Sonuç: Yukarıda yer alan
gerek ders programına, gerek kitapların içeriğine ilişkin
bazı saptama ve değerlendirmeler, “insan hakları eğitimi”
konusunda en yakın takibe alınması gereken bu dersin eğitimci,
felsefeci, hukukçu ve siyaset bilimcilerden oluşacak bir komisyon
tarafından yeniden tartışılmasını gerekli kılmaktadır.
DERS KİTAPLARINDA İNSAN HAKLARI
VATANDAŞLIK VE İNSAN HAKLARI EĞİTİMİ
7
Gökçen Alpkaya
İncelenen kitaplar:
İbrahim H. Vural, Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi 7,
Serhat Yayınevi, 2001.
Emine Yamanlar, Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi 7, Ders
Kitapları, 1999.
I. “İÇİNDEKİLER” 23
II. METİN 24
1. İnsan hakları bilinç ve duyarlılığından yoksunluk 24
2. Anlatım ve bilgi yetersizliği 24
3. Anlatım kirliliği 24
a. Açık yanlışlar 24
b. Anlamsız ifadeler 24
c. Gereksiz tekrar ve bilgiler 25
4. Düşünce kirliliği 25
a. Açık yanlışlar 25
b. Yanlış ifadeler 26
c. Tutarsız hatta ilgisiz bağlantılar 26
d. Yanlış örneklemeler 26
e. Yanlış nedensellik ilişkileri 26
f. Yanlış yönlendirici ifadeler 27
g. İnsan hakları düşüncesine aykırı ifadeler 27
III. YARDIMCI ÖĞELER 28
1. Hazırlık Çalışmaları 28
2. Değerlendirme Soruları 28
3. Test 28
4. Görsel malzeme 28
5. Kapak 28
GİRİŞ
DKİH projesinin hazırlık çalışmaları çerçevesinde,
Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi dersinin 7. sınıfında
okutulmak üzere MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nun ders kitabı
olarak kabul ettiği iki kitap incelenmiştir. Aynı programa
ilişkin iki kitap seçilmesinin amacı, program çerçevesinde
yazarlara bırakılan serbestlik alanını ve yazarların bunu
nasıl kullandıklarını belirlemektir. Bu inceleme sonucunda
varılan en çarpıcı sonuç, 7. sınıf programında da yer alan
“Telif ve patent hakları”nın, İnsan Hakları Eğitimi ders kitabı
yazarlarınca çiğnenebildiği olmuştur! Yazarlar, önceki kitaplarda
yer alan ifadeleri kaynak göstermeden sıklıkla kısmen değiştirerek,
bazen aynen alarak tekrar etmektedir. Hatta aynı fotoğrafların
kullanıldığı görülmüştür (örn. Yamanlar, Resim 47, 50 ve Vural,
Resim 57, 62). Bütünsel bir degerlendirmede, Vural'ın kitabının,
Yamanlar'ın kitabının kötü bir kopyası olduğu sonucuna varmaya
götüren pek çok veriyle karşılaşılmıştır. Aşağıda verilen
örnekler, aksi belirtilmedikçe Vural'ın kitabındandır. Bu
örnekler, aynı zamanda, ortalama bir ders kitabının herhangi
bir yardımcı kaynak olmadan sınıfta okutulurken verebileceği
sonuçları da göstermek açısından önemli görünmektedir.
I. “İÇİNDEKİLER”
7. sınıf programının en temel sorunu, insan
haklarının tarihsel, siyasal, hatta bir ölçüde hukuksal boyutlarını
arka plana iterek felsefi/etik boyutunu öne çıkarması. Üstelik
gerek insan haklarının temellendirilmesinde, gerekse hakların
sınıflandırılmasında fazla "özgün" bir bakış egemen,
dolayısıyla ders kitabı yazarlarının bu "okul"dan
yetişmedikçe, programın hedeflediği nitelikte bir kitap yazabilmeleri
zor görünüyor.
Yine, programın bir "ders kitabı"na
ilişkin olması ve örneğin "Yurttaş Olmak İçin"de
mükemmel biçimde yakalanan özgürlük alanını içermemesi nedeniyle,
programın yansıtmaya çalıştığı ilkelerin 7. sınıf öğrencilerine
sıradan "ahlaki" buyruklar olarak yönelmesi kaçınılmaz
görünüyor. Bu ise, insan hakları eğitiminin amaçlarına tamamen
ters olmalı.
İnsan hakları eğitimine ilişkin çalışmalarda
genellikle uluslararası insan hakları hukukunun sınıflandırma
ve ilkelerinin temel alınması öneriliyor. Bununla birlikte
bu bir zorunluluk olmamalı, dolayısıyla mevcut programın ciddi
bir yanlış içerip içermediği ve kendi içinde tutarlı olup
olmadığı açısından değerlendirilmesiyle de yetinilebilir.
Bu açıdan 7. sınıf programında mutlaka düzeltilmesi gereken
bir ifade var:
"Ortak mirasın tek bir ulusa ait olmadığı"
Bu, Türkçe açısından bozuk olduğu gibi, kavramsal
olarak da yanlış: "Ortak mirasın tek bir sınıfa ait olmadığı"
denmesi ne kadar yanlışsa, o kadar yanlış ve tehlikeli (insan
haklarının tarihselliğinin göz ardı edilmesinin tipik bir
örneği bu).
Son olarak, 7. sınıf programının özel "amaç
ve davranışlar"ının neredeyse tamamen "söyleme/yazma"dan
ibaret olduğu görülüyor.
II. METİN
1. İnsan hakları bilinç ve duyarlılığından
yoksunluk
Birkaç temel sorun var. Birincisi, insan hakları düşüncesinin,
insana ve toplumsal yaşama içkin değil, "giydirilmiş"
olarak algılanması. Tıpkı anayasanın dar/bol elbise olarak
görülmesi gibi: Alttan alta, "biz bize benzeriz, ama
şuna da dikkat etsek fena olmayabilir" mesajı sırıtıyor.
İnsan hakları savunusunu sık sık yarara (çoğu zaman maddi
yarara, örneğin turizm gelirine) bağlama eğilimi de bunu gösteriyor.
İnsan hakları, devletin iyi insan, iyi vatandaş yetiştirme
hakkının/görevinin bir parçası olarak aktarılıyor. İnsan hakları
eğitimi devletine, milletine bağlı, ahlaklı vatandaş yetiştirmenin
bir aracı sanki. "Atatürkçü" yurttaşlar yetiştirme
amacıyla ve bunun araçlarıyla "insan haklarına saygılı"
yurttaşlar yetiştirme amacı ve araçları arasında herhangi
bir nitelik farkı görmek mümkün değil. İnsan haklarının, insanın,
toplum içindeki bireyin sürekli bir arayış ve kendini gerçekleştirme
sürecinin vazgeçilmez koşulları olarak değil, uyulması zorunlu
buyruklar olarak aktarılması da bunu destekliyor.
2. Anlatım ve bilgi yetersizliği
Kitabın bütünü için geçerli. Ama özellikle 2. Ünite'nin Kavramlar
altbaşlığı tamamen tutarsız: Hak, hukuk, özgürlük, insan hakları
kavramları bütünlüklü bir bakış açısı içermiyor, farklı bakış
açılarının eklektik ve tutarsız bir bileşimi. İnsan haklarının
doğuştan gelen haklar olduğu biteviye ve dümdüz tekrarlanırken
arada "Eğer, bazı ülkelerde olduğu gibi beyazlar bu hakka
sahip, siyahlar sahip değilse hakların evrenselliği uygulanmamış
demektir." (s. 49) türü ifadelere rastlanıyor. İnsan
hakları ile diğer haklar arasındaki fark temellendirilmemiş.
3. Anlatım kirliliği
Bunlar, yazarın özensizliğinden ve dikkatsizliğinden kaynaklandığı
varsayılabilecek olan yanlışlar, dolayısıyla düzeltilebilir
yanlışlar olarak kabul edilmeli.
a. Açık yanlışlar
"Yontma taştan yapılmış el baltasından,
güneş sisteminde dolaşan uzay gemilerine kadar her şey insanın
elinden çıkmıştır." (s. 11)
b. Anlamsız ifadeler
"Eski Mısır uygarlığı..... Nil nehri
boyunda gerçekleştirilmiştir." (s. 16)
"Görüyoruz ki, günümüz insanlığı, birçok
ulusun katkılarıyla bu duruma gelebilmiştir. Bu nedenle, insanlığın
ortak mirasıdır." (s. 20)
"Bütün bilgi birikimini kapsayan kitaplar
kütüphanelerde korunur." (s. 22).
"Kısaca, ortak mirasın oluşumu, insanların
yüzlerce yıl süren çabalarıyla gerçekleşmiştir. Bu nedenle,
ortak miras çok önemlidir." (s. 27)
"Atalarımız bize yararlı olabilmek için
ellerinden geleni yapmışlardır. Biz de bizden sonraki kuşaklar
için elimizden geleni yapmalıyız. Bu nedenle, ortak mirasa
katkıda bulunmak çok önemlidir." (s. 27)
"İnsan haklarının uluslar arası kurum
ve belgelerle de korunması gerekir. Bu konuda, özellikle 2.
Dünya Savaşı'ndan sonra çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.
Böylece devletlerin kendi vatandaşlarının ve başka devletlerin
haklarını ihlal etmemelerine çalışılmaktadır." (s. 56)
c. Gereksiz tekrar ve bilgiler
"Ortak mirastan her toplum yararlanabiliyorsa,
bu anlamda toplumlar arasında eşitlik sağlanmış demektir.
Çünkü, her toplum ondan eşit olarak yararlanabilir ve katkıda
bulunabilir." (s. 29)
"İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insanlık
tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. Bu bildirgeyle insan hakları
konusunda önemli bir adım atılmıştır." (s. 42)
"Bu sözleşmeler ancak 1976 yılında yürürlüğe
girebilmiştir. Çünkü, sözleşmelerin yürürlüğe girebilmesi
için 35 devlet tarafından onaylanması gerekiyordu." (s.
42)
4. Düşünce kirliliği
Bunlar yazarın kullandığı kavramları bilmemesinden, yanlış
bilmesinden ya da kasıtlı olarak çarpıtmasından kaynaklanan
yanlışlar ve içinde yer aldıkları bağlamı da belirlediklerinden,
düzeltilmeleri mümkün görünmüyor.
a. Açık yanlışlar
"Sanat, eşyanın güzelleştirilmesi isteğiyle
başladı. İnsanlar, önce kullandıkları çömlekleri güzelleştirmeye
çalıştılar. Çömlekçiler yaptıkları kabın üzerine renkli desenler
çizdiler. Resim henüz bağımsız bir sanat değildi. İnsanlar
boyaları; silahları, aletleri, vazoları, giysileri ve binaları
süslemek için kullandılar." (s. 14)
"Felsefe, insanın var olan her şeyi bilmek
amacıyla aklını kullanarak sistemli çalışmasıdır." (s.
18)
"Orta Çağ'da din egemendi... Yönetme
gücünün krallara Tanrı tarafından verildiğine inanılıyordu.
İnsanların hiçbir hakkı yoktu." (s. 38)
"Hümanizm (insancılık) insanı sevme ülküsünü
temel alan bir görüştür." (s. 39)
"Aydınlanma Dönemi'nin temel özelliği,
insana yönelinmesidir. İnsan yaşamının düzenlenip kolaylaştırılması,
dönemin temel ilkesidir. Bu ilke doğrultusunda, buhar makinesi
keşfedilmiş ve sanayi devrimi gerçekleştirilmiştir."
(s. 39)
Jean Jack (sic) Rousseau'ya göre, insanlar
toplum halinde yaşayabilmek için bir sözleşme yaparak devleti
kurmuşlardır. Devletle toplum arasındaki bu sözleşme, yazısız
ve sözsüzdür." (s. 39)
Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi,
insanlar arasındaki doğuştan gelen eşitsizlikleri kaldırmaya
yöneliktir." (s. 40)
"Bu gelişmeler sonucu 20. yüzyılda korunmaya
başlayan haklar şunlardır: Mülkiyet hakkı, girişim hakkı,
çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı, eğitim hakkı, sanatsal
yaratma hakkı, basın özgürlüğü" (s. 41-42)
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi denetim mekanizması
eski ve yanlış (s. 43)
"Çevre hakkı, herkesin kirliliğe ve çevrenin
bozulmasına karşı korunması hakkıdır." (s. 43)
"[Osmanlı İmparatorluğu’ndan söz ederken]
Ayrıca dış güçlerin ve korumak istedikleri ülkede yaşayan
azınlıkların baskıları da insan hakları düşüncesinin tanınmasında
etkili olmuştur." (s. 44)
Bu anayasada [1982] insan hak ve özgürlüklerinin
sınırları belirlendi. Devletin bunları hangi koşullarda ve
ne ölçüde sınırlandırabileceği gösterildi. Fakat, bu sınırlamanın
hiçbir zaman hak ve özgürlüğün özünü tehlikeye koyacak boyutlara
ulaşamayacağı da vurgulandı." (s. 46)
"Adalet, herkese yasalarla tanınan hakkının
verilmesidir." (s. 52)
"Devlet, insan haklarını korumak için
vardır." (s. 55)
"Ölüm cezası, yasalarca kabul edilmiş
ve yetkili mahkeme tarafından verilmiş bile olsa, yaşama hakkının
ihlal edilmesidir. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde
barış zamanında ölüm cezasının kaldırılması öngörülmüştür.
Bunun sonucunda 28 Avrupa ülkesinde ölüm cezası kaldırılmıştır."
(s. 90)
"Oy vermek, seçme hakkını kullanmak,
yalnız hak değil, bir görevdir. Bu nedenle, oy kullanmayan
kişilere bazı cezalar verilebilir." (s. 98)
"Seçme ve seçilme hakkı, devletin vatandaşa
tanıdığı siyasi bir haktır." (Yamanlar, s. 106)
b. Yanlış ifadeler
"İşte insan, bir bedene sahip olan..."
(s. 10)
"Ayrıca insanlık, tüm insanların doğuştan
getirdiği ayırıcı özellikleri ifade eden kavramdır. Bu özellikler;
akıllı, duygulu, yaratıcı ve bilgili olma gibi özelliklerdir."
(s. 10)
"Çünkü insan, doğuştan bakıma muhtaç
ve eğitilmesi gereken bir canlıdır." (s. 11)
"Bu ilkeler, yaşanan koşullar içinde
değişmeden aynı kalmalıdır. Sadece, değişen koşullara göre
değerlendirilmeleri gereklidir. Çünkü, dünya değişmektedir
ama insanın yapısı değişmemekte, hep aynı kalmaktadır."
(s. 11)
"Günümüz uygarlığının kökleri eski doğu
uygarlıklarına uzanır. İnsanlığın ortak mirasının temellerini
eski doğu halkları atmıştır. Eski doğu uygarlıkları; Mezopotamya,
Mısır, Anadolu, Fenike, Filistin, İran, Hint ve Çin uygarlıklarıdır."
(s. 15)
"Yunan sanatı dinsel bir sanattı."
(s. 17)
"Çin uygarlığından günümüze önemli düşünce
ve edebiyat yapıtları kalmıştır. Bu eserlerin bazıları; milli
efsaneleri.... kapsıyordu." (s. 17)
"İnsanlığın sanat, edebiyat, düşünce
ve bilim mirasının korunmaması durumunda ... insanlar bu eserlerden
yararlanamazlar ve işe çağdaş uygarlığın çok gerilerinden
başlamak zorunda kalırlar." (s. 29-30)
"Hak, özgürlükleri sağlamak için kişiye
hukukça tanınan yetkidir. Haklarımızı mahkeme önünde öne sürebilir,
isteyebiliriz." (s. 47)
"Seçmen olabilme hakkı; servet, dil,
ırk, din, mezhep, eğitim ve cinsiyet bakımından sınırlanamaz."
(s. 98)
"Sağlıklı olmadan, yaşama hakkına sahip
olmadan doğuştan getirdiğimiz özellikleri geliştiremeyiz."
(s. 99)
c. Tutarsız hatta ilgisiz bağlantılar
"İnsan düşündüklerini dille başkalarına
aktarabilir. Çeşitli sanat, düşünce ve bilim eserleri ortaya
koyabilir. Toplumlar kurup uygarlıklar yaratabilir."
(s. 10)
d. Yanlış örneklemeler
"Kişi, kendi haklarını kullanırken başkalarının
haklarını ihlal etmekten kaçınmalıdır. Örneğin, aile birliğini
korumak isteyen birey, bunu gerçekleştirmek için eşinin ev
dışında görev almasını engelliyorsa, onun çalışma hakkını
ihlal etmektedir." (s. 51)
"Kişi, kendi haklarını kullanırken başkalarının
haklarını korumasına da yardımcı olmalıdır. Örneğin, bir sinemada
bilet gişesinin önünde sırayla bilet alan insanlardan birini
itekleyerek önüne geçen kişiye, iteklenen biz olmasak da hakkını
koruması için yardım etmeliyiz." (s. 51)
"Oysa, çarşıda yanındaki tanımadığı bir
kişiye kötü davranan satıcıyı, kötü davranışı nedeniyle uyaran
kişi, insan haklarını korumaktadır." (s. 55)
e. Yanlış nedensellik ilişkileri
"İnsan da diğer canlılar gibi bir bedene
sahiptir. Ama onlarda olmayan bazı özellikleri de taşır. Bu
nedenle de değerlidir." (s. 10)
"İnsan, doğuştan bütün bu saydıklarımızı
gerçekleştirebilme yatkınlığıyla doğar. Eğer eğitilebilirse
bu özelliklerini geliştirir. İyi insan, iyi sanatçı, iyi bilim
adamı, iyi politikacı, iyi vatandaş olur. Bir amaç edinir
ve o amaç uğruna yılmadan çalışır. Başkalarının yardımına
gereksinim duyar ve başkalarına yardım eder. Bu da onun toplum
halinde yaşamasını gerektirir." (s. 10)
"Orta Çağ'da batıda Hristiyanlığın etkisiyle
karanlık bir dönem yaşanmıştır. Din baskısı nedeniyle insanlığın
ortak mirasına yeterli katkı sağlanamamıştır." (s. 19)
"İnsanlığın düşünce ve edebiyat mirasının
da korunması gerekir. Çünkü, bu düşünce ve edebiyat eserleri,
yeni düşünce ve edebiyat eserleri için bir basamak oluşturacaktır."
(s. 21)
f. Yanlış yönlendirici ifadeler
"İnsan..... doğaya ve diğer canlılara
egemen olabilir." (s. 10)
"İnsan,... (E)ğer eğitilebilirse....
(İ)yi insan, iyi sanatçı, iyi bilim adamı, iyi politikacı,
iyi vatandaş olur." (s. 10)
"Müzeler, sanat ve bilim eserlerinin
veya bilim ve sanatla ilgili nesnelerin saklandığı, halka
gösterilmek için sergilendiği yerlerdir." (s. 22)
"Ulusal varlığımız olan eski eserlerimiz,
insanlığın ortak mirasıdır. Onları korumak turizm gelirlerimizi
artıracağı gibi, uluslar arası saygınlığımızı da yükseltir."
(s. 23)
"Ortak mirasa her ulus gücü oranında
katkıda bulunur" (s. 25)
"Ortak mirasa katkıda bulunmak, ülkelerin
gelişmelerine de yol açar. Çünkü, ortak mirasa yapılan her
katkı, aynı zamanda milli servete de yapılan katkıdır."
(s. 28)
"Kişi, kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından
önde tutan kişilere tepki göstermelidir. Örneğin, daha fazla
kar edebilmek için kalitesiz mal üreten bir iş adamına tepki
gösterebilmelidir." (s. 51)
"Devlet, insan haklarını korumak için
vardır. Aksi halde, insanlar karmaşa ve huzursuzluğun bulunduğu
bir ortamda yaşarlar. Devletin kuruluş amacı ve görevi vatandaşlarına
huzur ve güven ortamı sağlamaktır. Bu da ancak insan haklarını
koruyarak gerçekleşebilir." (s. 55)
"Yaşama hakkı, ülkemizde trafik kazaları
nedeniyle de korunamamaktadır... Devlet ve bireyler bu konuda
çok dikkatli olmalı ve çeşitli önlemler alarak masum insanların
yaşama hakkını korumalıdır." (s. 90)
Bir de, her iki kitapta da rastlanan ve tehlikeli
bir yanlış yönlendirmeye değinmekte yarar var: "Ayrımcılık"
teriminin kullanılmaması, bunun yerine "ayrım" denmesinin
sakıncaları var, ama bu terim kullanılsa bile, verilen ayrımcılık
temellerinin tüketici biçimde sayılması gerekir. Örneğin,
"seçmen olabilme hakkı; servet, dil, ırk, din, mezhep,
eğitim ve cinsiyet bakımından sınırlanamaz" (s. 98) ifadesi,
görünüşte masum bir ifade olmakla birlikte ciddi biçimde tehlikelidir,
çünkü içermediği ayrımcılık türlerini (örneğin Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'nin reddettiği siyasi ya da diğer görüş,
ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma
gibi ayrımcılık temelleri) örtük biçimde meşrulaştırmaktadır.
Benzer bir sorun da, 4. Ünite'de, Temel Haklar
ve Özgürlükler anlatılırken, 1982 Anayasası'nın çerçevesiyle
sınırlı kalınması. Oysa, programa egemen bakış açısında, temel
haklar ve özgürlükler pozitif hukuktaki anlamıyla kullanılmıyor
(bkz.. Kuçuradi'nin her iki kitapta da referans verilen yapıtları).
Kaldı ki, öyle bile olsa, insan hakları eğitimi çerçevesinde
mevcut hukukun ağır sınırlamalarını yansıtmak yerine evrensel
düzenlemeleri yansıtmak ve ille de Türk hukukunu vermek gerekiyorsa
bunu eleştirel olmuyorsa bile karşılaştırmalı biçimde yapmak
gerekir.
g. İnsan hakları düşüncesine aykırı ifadeler
"Örneğin, düşünce özgürlüğüne sahip olan
birey, bu özgürlüğünü ülkesinin ve milletinin bütünlüğüne
zarar verecek şekilde kullanmamalıdır." (s. 50)
"Kişi, yasalara uygun davranmayan herkese
tepkisini göstermelidir." (s. 51)
"İnsan hakları hukukun temel ilkeleri
olarak alınırsa.... (K)imse devlet otoritesi dışına çıkamaz."
(s. 53)
"Temel haklar, bazen yanlış anlaşılarak
milli dayanışmayı zedeleyecek ya da sarsacak biçimde kullanılabilir.
Örneğin, siyasi faaliyette bulunma hakkından yararlanarak
kurulan bir siyasi parti, ülkeye dine dayalı bir düzen getirmek
için çeşitli etkinliklerde bulunabilir. Bu durumda siyasi
faaliyette bulunma hakkı, milli dayanışmayı ve bütünlüğü sarsacak
şekilde kullanılmaktadır. Oysa, bu hakkın özünde insanın değerinin
korunması ilkesi vardır. Yapılan uygulamada bu ilke gözden
kaçırılmaktadır. Türk halkı, milli birlik ve bütünlüğü sayesinde
yepyeni bir devlet kurabilmiştir. Bu nedenle, milli bütünlüğünün
bozulmasına izin vermez. Atatürk milli bütünlüğümüzün korunması
görevini öncelikle gençliğe vermiştir. Her Türk bilir ki,
milli bütünlük bozulursa insan haklarının korunması mümkün
olmaz." (s. 100)
“Örneğin, okulunun düzenlediği ağaç dikme
bayramına katılmayan bir çocuk, insan haklarını çiğnemektedir.”
(s. 112)
"Bu amaçlar gerçekleştirildiğinde; insan
olma bilincine ve demokrasi kültürüne sahip bireylerin yetiştirilmesi
sağlanacaktır. Ancak o zaman, bir yandan Türk vatandaşlarının
ve Türk toplumunun refah ve mutluluğu artacak; öte yandan
milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel
kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak mümkün olacaktır. Türk
milleti de çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin bir
ortağı durumuna gelecektir." (Yamanlar, s. 120)
III. YARDIMCI ÖĞELER
1. Hazırlık Çalışmaları
“Hazırlık Çalışmaları”nın, adı üstünde, ilgili ünitenin içeriğini
öğrenmeye degil, o içerikle tanışmak için düşünsel hazırlığa
olanak tanıyacak şekilde yönlendirici olması beklenir. Oysa,
hemen bütün ünitelerin başındaki hazırlık çalışmalarında,
o ünitenin belli başlı konularının araştırılmasının, hatta
varılan sonuçların değerlendirilmesinin istendiği görülüyor.
Örneğin, “İnsan Hakları” başlıklı 2. Ünite’nin hazırlık çalışmalarında
“İnsan haklarına her insanın sahip olmaması durumunda ortaya
çıkabilecek sorunları araştırarak bir kompozisyon şeklinde
yazınız” deniyor!
2. Değerlendirme Soruları
Değerlendirme sorularının hemen tamamı “tanımlayınız”, “açıklayınız”,
“belirtiniz” buyruklarını içeren ve metindeki tanımların ezberlenip
ezberlenmediğini ölçmeye yönelik sorular.
3. Test
İnsan hakları eğitiminde test yönteminin kullanılması bile
sakıncalı.
4. Görsel malzeme
Kullanılan görsel malzeme estetikten yoksun ve yalnızca gerekli
olduğu için konulmuş. Resim altı yazıları son derece özensiz,
bazen metinle, bazen altında bulunduğu resimle bağlantısız,
anlamsız cümlelerden ibaret. Örneğin Resim 46’da bir anfide
öğrencileri ve bir bilgisayar merkezindeki kişileri gösteren
iki fotoğraf karesinin altında “Baskıcı yönetim biçimlerinde
insanlar sahip oldukları olanakları değerlendiremezler”; Resim
55’te bir bebek resminin altında “Herkes yaşama hakkına sahiptir.
Bu hak, doğumdan önce başlar ve ömür boyu sürer” yazıyor.
5. Kapak
Kapak çiziminde yer alanlar şunlar: Silahlı bir “Mehmetçik”;
bir Türk bayrağı; başında dört erkek ve bir kadının bulunduğu
bir seçim sandığı; iki tarafında iki kadının bulunduğu bir
“Vezne”: Toplumsal yaşamın “mükemmel” bir tasviri!
TARTIŞMA NOTLARI
Prof. Dr. Ayşe Buğra
Jale Parla’yla birlikte taradığımız ders kitapları, bizde
belirli bir endişe ve huzursuzluk duygusu uyandırdı. Bu duygunun
en önemli kaynağı, metinlerin içerdiği somut insan hakları
ihlalleri değildi. Metinlerde, yer yer, şiddete ya da eşitsiz
bir sosyal rol dağılımını sorgulanmadan kabul edilmesine davet
şeklinde yorumlanabilecek ifadelere rastlansa da, asıl sorunun
daha derinlerdeki, fevkalade sağlıksız bir eğitim anlayışından
kaynaklandığını düşündük. Bence metinlerin içerdikleri kadar
dışarda bıraktıklarında da kendini gösteren bu anlayışın en
belirgin özelliği yoğun bir milliyetçilik. Miliyetcilik, bireyin
yaşadığı ülkeyi, o ülkede kendisiyle birlikte yaşayan insanları
sevmesi biçiminde algılandığı ölçüde doğal, anlaşılabilir
ve saygı duyulması gereken bir şey olarak görülebilir. Ama
ders kitaplarına yansıyan milliyetcilik, bundan farklı bir
şey çünkü:
1) Yurtseverliğin biçimi ve ölçüsüyle ilgili
dayatmalar içeriyor. Bu dayatmaların normatif değil positif
önermeler biçiminde sunulmasıyla da, vatanını sevmenin farklı
biçimleri ve vatan sevgisinden farklı bireysel önceliklerin
olabileceği fikri dışlanmış oluyor.
2) İşlenen konuların kapsamı neredeyse tamamen
milli coğrafya, milli tarih, milli kültürle sınırlanarak farklı
coğrafya, tarih ve kültürlerle ilgili bir merak duygusunun
uyanması engelleniyor. Ayrıca milli tarih, coğrafya ve kültürle
ilgili kesin, tamamen özcü nitelikli önermeler, bunlarla ilgili
farklı yorumlara ve eleştirel gözlemlere yer vermeyecek bir
zihinsel sınırlama getiriyor. Dolayısıyla çağdaş eğitim anlayışının
temelini oluşturması gereken merak ve eleştirel düşünce yeteneğinin
gelişmesi engellenmiş oluyor.
3) Ders kitaplarındaki milliyetçilik vurgusu, topluluğu ve
topluluk aidiyetini sürekli insanın insan olma niteliğinin
önüne çıkarıyor. Özgürlük, sözü edildiği ölçüde, bireyin değil
sadece ülkenin özgürlüğü, sorumluluk, sözü edildiği ölçüde,
bireyin vicdani sorumlulukları değil ülkesine karşı sorumluluğu
şeklinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla eğitimin amacı, vicdani
sorumluluklarını eleştirel bir düşünce süzgecinden geçirerek
tanımlayan ve onlara göre tavır alan bireyler yetiştirmekten
çok farklı bir biçimde, kendisine dayatılan topluluk normlarına
uygun davranan, soru sormadan öğrendiklerini soru sormadan
uygulayan tek tip topluluk mensupları yetiştirmeye indirgenmiş
oluyor.
Eleştirel düşünme alışkanlıkları dumura uğratılmış,
bireysel eğilimlerini topluluk normları doğrultusunda bastırmayı
öğrenmiş, faklı düşünce biçimleri kadar farklı yaşam biçimlerine
de kapalı, gayet muhkem bir “biz”lik ideolojisi içine hapsedilmiş
insanlardan, insan olma bilinciyle hareket etmeleri beklenebilir
mi? “Vatan için ölmek” fikrinin sürekli yüceltildiği bir eğitim
sürecinden geçmiş insanların “öldürmüşse de vatan için öldürmüş
yiğitlerin” de kanun karşısında hesap vermeleri gerektiğini
düşünmeleri beklenebilir mi? Bu insanların, ulusal çıkarlarımıza
aykırı davrandıkları düşünülen insanların yasal haklarını
savunmaları beklenebilir mi? İnsan hakları kavramı, topluluğu
sürekli insanın önüne koyan holist bir ideolojinin öğrenciye
benimsetilmesi amacına yönelik bir eğitim felsefesinin organik
bir parçası haline gelebilir mi?
Biz Jale Parla’yla elimizdeki ders kitaplarını
tararken sürekli bu soruları sorduk. Daha önce size ilettiğimiz
pasajlarda bu soruları neden sorduğumuzun ipuçlarını bulmak
mümkün. Ama metinleri tarayacak olan öğretmenlere daha somut
bir biçimde yol göstermenin hiç kolay olmadığının bilincindeyiz.
Gene de, en azından bizlerin, kitaplara yansıyan milliyetçilik
anlayışının yukarıda değinilen özelliklerini ve bunların insan
hakları açısından içerdiği sorunları dikkate almamızın yararlı
olduğunu düşünüyoruz.
|